Dünya Siyasi Tarihi (5 . bölüm)

SON YILLARIN ÖNEMLİ OLAY VE GELİŞMELERİ: Bilindiği gibi, îkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, 1950'lerde, dünyada iki kutuplu ve iki bloklu bir sistem ile buna dayalı bir güçler dengesi kurulmuş, bununla da aynı zamanda Soğuk Savaş dönemi başlamıştı. Ancak, zamanla gerek blokların içerisinde gerekse bloklar arasında meydana gelen gelişmeler, özellikle 1962 yılından itibaren uluslararası ilişkilerde bir yumuşama dönemini başlatmıştı. 1980'li yıllarda bloklar arası ilişkiler daha da güçlenmişti. Fakat, bütün bu gelişmelere rağmen dünyada, genel çizgileriyle de olsa bloklaşma varlığını sürdürmüştü.
Ancak, bir bakıma klasik hale gelmiş bulunan bloklara dayalı bu denge sistemi, son yıllarda, Sovyetler Birliği ile birlikte Doğu Bloku'nun dağılmasıyla yıkılmıştır. Bunun sonucunda da dünya yeni bir yapılanma dönemine girmiştir.
1980'li yılların sonlarından itibaren dünyada başlayan bu yeni yapılanma döneminde ise, yine, dünyanın çeşitli yerlerinde yerel savaşlar, uluslar arasında çeşitli sorunlar, gelişmeler meydana gelmiş, aynı zamanda ittifaklar, anlaşmalar yapılmış ve yeni güç merkezleri oluşturulmuş veya oluşturma yoluna girilmiştir. Bu olay ve gelişmelerin büyük bölümü günümüzde varlığını, sonuçlananlar da yakın etkilerini sürdürmektedir. Bu bakımdan, son yılların önemli olay ve gelişmelerinden bazılarını çok genel hatlarıyla da olsa derlemek gerekecektir.
A. ULUSLARARASI ALANDA ÖNEMLİ OLAY VE GELİŞMELER:
1. Ortadoğu'da Olaylar ve Gelişmeler: a. Arap - İsrail Çatışması:
Arap - İsrail ilişkileri, özellikle İkinci Dünya Savaşı'nı izleyen yıllardan başlayarak, Ortadoğu'da uluslararası ilişkilerin ve bölgedeki gerginliklerin gelişmesinde en önemli etkenlerden biri olma niteliğini, 1980'li ve 199O'lı yıllarda da sürdürmüştür.
F —586Bilindiği gibi, 1948, 1956, 1967 ve 1973 Arap-İsrail savaşlarıyla bölgede îsrail lehine meydana gelen siyasi haritadaki değişiklikler, Araplar tarafından kabul edilemez durum olarak ilan edilmiştir. Ancak bir süre sonra, Amerika Birleşik Devletleri'nin aracılığıyla Mısır ile İsrail arasında Camp David görüşmeleri yapılmış ve arkasından 26 Mart 1979'da Washington'da ikili barış anlaşması imzalanmıştır1.
Bu anlaşma ile İsrail'in varlığı bir Arap devleti tarafından ilk defa resmen tanınmıştır. Buna karşılık İsrail de işgali altında bulunan Mısır'a ait Sina'dan 26 Nisan 1982'de çekilmiş ve bu topraklan Mısır'a iade etmiştir. Bu da Arap -İsrail ilişkilerinde önemli dönüm noktalarından biri olmuştur.
Ancak, İsrail'in diğer Arap devletleri tarafından tanınmaması ve bu devletin sıcak savaş sırasında işgal ettiği Şeria Nehri'nin Batısı'ndaki Filistin topraklan ile Gazze bölgesindeki Arap topraklarından çekilmemesinden dolayı, Arap-İsrail çatışması sürmüştür. Bu arada İsrail'in, 14 Aralık 1981'de Suriye'den ele geçirdiği Golan Tepeleri'ni ilhak ederek sınırları içerisine katması, bölgedeki gerginliği daha da çoğaltmıştır.
Arap - İsrail mücadelesine yol açan önemli konulardan biri de, İsrail'in işgali altına düşen Filistin'deki Arapların durumu ve Filistin'in kurtarılması olmuştur. Bu amaçla kurulan Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ), İsrail'e karşı mücadelesini sürdürmektedir2. Özellikle 1987 yılında, İsrail'in işgali altındaki Batı Şeria'da ve Gazze'deki Filistinlilerin başlattıkları "intifada (ayaklanma)", Arap - İsrail çatışmasına yeni boyut getirmiştir3.
Bu arada, Cezayir'de toplanan Filistin Ulusal Konseyi, 15 Kasım 1988'de kabul ve ilan ettiği bildiriyle , "Bağımsız Filistin Devleti" ile geçici bir Filistin hükümetinin kurulduğunu açıklamıştır. "Filistin Devleti" ilk anlarından itibaren, Türkiye'de dahil, birçok ülke tarafından tanınmıştır. Aynı tarihlerde, FKÖ lideri ve Filistin Devlet Başkanı Yaser Arafat, İsrail'in varolma hakkını kabul etmiştir.
İsrail, bu gelişmelerden sonra 1989 yılında, Batı Şeria ile Gazze'ye özerkliği öngören bir yaklaşım içine girmiştir. Bunun üzerine, "Filistin Devletinin İsrail tarafından tanınması için uluslararası diplomasi alanında çeşitli girişimler yapılmıştır.
Nitekim, 30 Ekim 1991'de Amerika Birleşik Devletleri Başkanı'nın girişimiyle, İsrail ile Filistin Kurtuluş Örgütü, Suriye, Lübnan ve Ürdün arasında Madrid'de "Ortadoğu Barış Görüşmeleri" başlamıştır. Bu görüş-
1) Muzaffer Erendil, Çağdaş Orta Doğu Olayları, Ankara 1992, s. 107.
2) Bkz. Fahir Armaoğlu, Filistin Meselesi ve Arap-İsrail Savaşlan (1948-1988), (İkinci Baskı), An
kara 1991, s. 200 vd; İrfan C. Acar, Lübnan Bunalımı ve Filistin Sorunu, Ankara 1989, s. 42 vd.
3) Bkz. Fahir Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasî Tarihi, (C.II: 1980-1990), Ankara 1991, s. 12-13.

Son Yılların Önemli Olay ve Gelişmeleri 7gmeler, daha sonra Washington'a kaydırılmış ve 1992 yılı boyunca dönemler halinde (örnek olarak 24 Ağustos 1992'de altıncı turu) sürmüştür. Bunun yanı sıra, Ocak 1993'ten itibaren İsrail ile Filistin Kurtuluş Örgütü arasında Norveç'te gizli görüşmeler yapılmış ve 7 ay süren bu görüşmeler sonucunda, bir uzlaşma sağlandığı açıklanmıştır.
Norveç görüşmelerinde olumlu bir sonuca varılması üzerine; 9 Eylül 1993'te, Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) İsrail'i tanıdığına ilişkin anlaşmayı, ertesi günü de (10 Eylül'de) İsrail FKÖ'yü, Filistin halkının yasal temsilcisi olarak tanıdığını kabul eden belgeyi imzaladı. Böylece Filistin Kurtuluş Örgütü ile İsrail birbirlerini resmen tanıdılar. Bunun arkasından da, 13 Eylül 1993 günü Washington'da, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı, Rusya Dışişleri Bakanı, Filistin Kurtuluş Örgütü Lideri ve İsrail Başbakanı önünde, FKÖ temsilcisi ile İsrail Dışişleri Bakanı bir barış (aslında önbarış) anlaşması imzaladılar. Bu anlaşma ile, İsrail'in işgali altındaki Gazze Şeridi ile Batı Şeria'nın Eria kentinde yaşayan Filistinlilere özerklik tanındı ve beş yıl sonra varılacak kesin çözümün koşulları belirlendi4. Filistin ve daha geniş olarak Ortadoğu sorununda büyük bir gelişme ve dönüm noktası olan Filistin ile İsrail arasında imzalanan bu barış anlaşması, 20 Eylül 1993'te Kahire'de 21 Arap Devleti tarafından onaylandı, Türkiye'de ve genellikle dünyada da olumlu karşılandı. Ancak Suriye, Irak ve Libya bu anlaşmayı benimsemediler.
İsrail, Filistin Kurtuluş Örgütü ile yaptığı Washington Anlaşması'ndan sonra, anlaşmada belirtilen yerlerin yönetimini kademeli olarak Filistinlilere devretti. 1 Temmuz 1994'te FKÖ lideri Gazze'ye geldi. Bu gelişmelerin arkasından da 8 Ağustos 1994'te, İsrail ile Ürdün aralanndaki 46 yıllık düşmanlığın sona erdiğini ve böylece birbirlerini tanıdıklarını açıkladılar.
Filistin sorunu, bu gelişmeler çerçevesinde yine Ortadoğu'nun ve dünyanın gündemindeki yerini koruyarak sürmektedir.
b. Lübnan Sorunu:
Lübnan, daha önce belirtildiği gibi, karışık etnik yapıya sahip bir devletti. Müslüman ve Hıristiyan halkın birbirlerine yaklaşık olarak sayıca eşit bulunduğu bu ülkede, sosyal yapının gerektirdiği dengeye göre bir yönetim şekli kurulmuştu. Bu durumuyla da Lübnan, Ortadoğu'nun en düzenli ve yaşam koşullan yüksek ülkelerinden biriydi.
Bununla birlikte Lübnan'da, iç yapısındaki din, mezhep ve ekonomik düzey farklılıklarından kaynaklanan sorunlar ve çekişmeler vardı. Bunlar ise, Arap-İsrail çatışması nedeniyle yurtlarından ayrılmak zorunda kalan Filistinlilerin büyük bölümünün Lübnan'a gelmesiyle çoğalmıştır. Özellikle
4) Milliyet (Gazetesi), 14 Eylül 1993, s. 18.
881970'lerden itibaren Müslümanlar, demografik yapı oranında siyasi iktidara ortak olmak ve bununla iktidarın Hıristiyan egemenliğinden kurtarılarak daha adil paylaşmasını istemeye başlamışlardır. Yine aynı tarihlerde, ülkede hızla gelişen Filistinli Müslümanların askeri varlığına karşı Lübnanlı Müslüman ve Hıristiyanlar farklı yaklaşımlarda bulunmuşlar, bu da ülkedeki statükoyu değiştirmek isteyen Müslümanlarla Filistinlileri Hıristiyanlara karşı birleştirmiştir. Sonuçta, ülkede başgösteren Müslüman-Hıristiyan ayrımı ile diğer bazı nedenler, Lübnan' da 13 Nisan 1975'te iç savaşın çıkmasına yol açmıştır. Lübnan' da iç savaş, 16 Ekim 1976'da ilan edilen 50. ateşkesin kalıcı olmasıyla da son bulmuştur.
Lübnan'da on altı ay süren bu iç savaş, ülkede devletin etkinliğini, düzeni, güvenliği ve ekonomik yapıyı yıkmıştır. Ülkeyi iç savaşa sürükleyen nedenler 1976 yılından sonra da kaldırılamadığından, Lübnan gerçek barış ve güvenliğe kavuşamamıştır.
Bu arada, Lübnan'da Müslüman - Hıristiyan çekişmesi ve bunlar arasında çarpışmalar sürerken, Filistin Kurtuluş Örgütü'nün özellikle Güney Lübnan'ı üs olarak seçmesi ve buradan İsrail'e karşı hareketler de bulunması, İsrail'in zaman zaman Güney Lübnan'a saldırmasına yol açmıştır. İsrail, 6 Haziran 1982'den itibaren de Lübnan'ı işgale başlamıştır. Olaya Suriye müdahale etmek istemiş ancak bu devlet, uğradığı askeri kayıplar üzerine, 12 Haziran 1982'de İsrail ile ateşkes anlaşması imzalamıştır. İsrail kuvvetleri bundan sonra Beyrut'u kuşatmışlar ve bunun sonucunda, Filistin Kurtuluş Örgütü Lübnan'ı terk etmeyi kabul etmek zorunda kalmıştır. Nitekim Filistinliler, Lübnan'a çıkan Amerikan, Fransız ve İtalyan askerlerinden oluşan 2.000 kişilik Uluslararası Barış Gücü'nün gözetiminde, 21 Ağustos 1982'den itibaren Beyrut'tan ayrılmaya başlamışlardır.
Böylece, Lübnan'ı işgal eden ve Filistin Kurtuluş Örgütü'nü bu ülkeden çıkartarak amacına ulaşan İsrail, 1985 yılında kademeli olarak Lübnan'dan çekilmiştir.
İsrail'in Lübnan'dan çekilmeye başlaması üzerine, ülkede iktidara sahip olmak için Müslüman ve Hıristiyanlar arasında yeniden çarpışmalar başlamıştır. Bunun üzerine, Suriye Lübnan'a müdahale etmek üzere harekete geçmiş, ayrıca İran da soruna dolaylı olarak katılmıştır. 1989 yılı sonlannda ise Filistin Kurtuluş Örgütü yeniden Güney Lübnan'a yerleşmiştir5.
Bu suretle, 1975 yılından itibaren açıkça ortaya çıkan Lübnan sorunu, çeşitli aşamalardan geçmiş ve her aşamada daha karmaşık duruma gelmiştir. Ancak, 1992 yılından itibaren İsrail ile Filistin Kurtuluş Örgütü arasında olumlu gelişmelerin başlamasından sonra Lübnan'da da olaylar şiddetini kaybetmeye başlamıştır.
5) İrfan C. Acar, aynı eser, s. 71 vd.

Son Yılların Önemli Olay ve Gelişmeleri 78c. İran - Irak Savaşı (1980-1988):
İki komşu ülke olan İran ile Irak arasında,özellikle İngiltere'nin 197üzerinde egemenlik mücadelesi ile etnik ve dini, aynı zamanda iki ülkede iktidarı elinde tutan rejimlerin birbirlerine karşı tutum ve davranışlarından dolayı, gittikçe çoğalan gerginlik bulunuyordu.
İran, şah rejimi döneminde, petrolden elde ettiği gelirle satın aldığı silah ve savaş araç gereçleriyle güçlü bir ordu kurmaya çalışmıştı. Bu arada, Hürmüz Boğazı yakınlarındaki bazı adaları işgal ederek Basra Körfezi üzerinde etkisini çoğaltmış, Şattülarap üzerindeki ortak kontrol statüsünü tanımadığını açıklamıştı. Bunun arkasından da 1975 yılında, Irak'ın iç sorunlarından yararlanan İran, 6 Mart 1975'te iki ülke arasında yapılan Cezayir Anlaşması ile Şattülarap üzerinde tek başına kontrol hakkını elde etmişti.
1979 yılında İran'da yapılan İslami hareket ve bunun sonucunda şah yönetiminin yıkılmasından sonra, İran ordusunun iç sorunlar nedeniyle sarsıntı geçirmesi üzerine; Irak, Basra Körfezi ile bölgede etkili bir duruma gelebilmek üzere harekete geçti. Bu da, Irak - İran Savaşı'nın çıkmasına yol açtı.
Irak ile İran arasında savaş, 22 Eylül 1980'de Irak Hava Kuvvetleri'nin baskın şeklinde İran'a hücum etmesiyle başladı ve arkasından Irak Kara Kuvvetleri'nin İran topraklarına girip ilerlemeye başlamasıyla gelişti, bu arada da Basra Körfezi'ne yayıldı. Ancak, bir süre sonra İran'ın toparlanması üzerine savaşta denge sağlandı.
Bu arada, dünyanın en zengin petrol yataklarının ve üretim kapasitesinin bulunduğu bölgede meydana gelen bu savaş ile savaşın Basra Körfezi'nde yapılan petrol dış satımını engellemeye başlaması, Batılı büyük devletlerin de çıkarlarını korumak üzere harekete geçmesine neden oldu. Nitekim başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere, Fransa, İngiltere ve bazı Avrupa devletleri Basra Körfezi'ne savaş gemileri gönderdiler.
İran-Irak Savaşı, sekiz yıl sürdü ve taraflar birbirlerine karşı üstünlük sağlayamadılar. Birleşmiş Milletler Örgütü'nün ateşkes çağrısını 17 Temmuz 1988'de Irak'ın, bir gün sonra da İran'ın kabul etmesiyle, iki ülke arasındaki savaş 20 Ağustos 1988'de sona erdi6.
İran-Irak Savaşı'nda, Suriye ve Libya İran'ı, başta Suudi Arabistan ile Kuveyt olmak üzere diğer Arap devletleri Irak'ı desteklediler.
Amerika Birleşik Devletleri, savaşın başlarından itibaren tarafsız kalmayı ve İran ile Irak'ın toprak bütünlüğünün korunmasını esas alan bir tutum
6) Muzaffer Erendil, aynı eser, s. 123-128; Fahir Armaoğlu, aynı eser, c.II., s. 28-41.

790içinde bulundu. Bunun yanında, Sovyetler Birliği'nin Hürmüz Boğazı'nda etki sahibi olmasını önlemeye ve Basra Körfezi'nin ulaşıma ve deniz trafiğine açık kalmasına çalıştı, bu amaçla Körfez'de fiili bir kontrol kurdu. Sa-vaş'ın sonlarına doğru da, Irak'tan yana tavır takınmamakla birlikte, İran'a karşı bir tutum içine girdi.
Sovyetler Birliği, İran-Irak Savaşı'nda belli bir rol oynayarak Basra Körfezi'nde etki kazanmaya çalıştı. Afganistan sorunu nedeniyle İran'a yaklaştı. Bu ise, daha önceki tarihlerde belli bir düzeyde bulunan Sovyet-Irak ilişkilerini olumsuz yönde etkiledi.
Avrupa ülkeleri ise, savaş karşısında tarafsız kalmayı esas aldılar. Bununla birlikte, İran'daki yeni rejimin tutum ve davranışlarından dolayı Irak'a daha yakın göründüler. Türkiye de, savaş sırasında tam tarafsızlık politikası güttü.
d. Körfez Savaşı:
Son yıllarda Ortadoğu'da meydana gelen önemli olaylardan biri de, "Körfez Krizi" ve bundan kaynaklanan "Körfez Savaşı" oldu. Olayın ortaya çıkmasına ise, Irak'ın tutum ve davranışları yol açtı.
Irak, İran'la yaptığı savaşın 1988 yılında sona ermesine ve İran'ın artık kendisi için bir tehlike olmaktan çıkmış olmasına rağmen, silahlanmaya devam etti. Bu arada da, dünyanın en zengin petrol ülkelerinden biri olan komşusu Kuveyt üzerinde açıkça hak iddia etmeye başladı. Buna gerekçe olarak, Kuveyt'in Osmanlı İmparatorluğu döneminde Basra vilayetine bağlı bir kaza olduğunu, dolayısıyla buranın kendine bağlı olması gerektiğini gösterdi.
Kuveyt, Irak'ın artan tehdit ve baskıları üzerine, Arap Birliği ile Birleşmiş Milletler'e başvurdu. Ancak, uluslararası diplomasi alanında yapılan bütün arabuluculuk çabalarına rağmen Irak tutumunu sertleştirmekten ve Kuveyt üzerindeki isteklerinden vazgeçmedi. Bu da Ortadoğu'da yeni bir kriz yarattı ve gelişmeleri hızlandırdı.
Nitekim Irak, 2 Ağustos 1990 günü, Kuveyt'e girdi ve bu devletin topraklarını işgal etti.
Irak'ın, gerçekte, Basra Körfezi'nin doğusuna yayılmak, böylece hem zengin petrol kaynaklarına sahip olmak hem de Körfez üzerinde daha etkili olabilmek için yaptığı, Kuveyt'i işgal ve ilhak etme hareketi; Ortadoğu'nun statüsünde ve güç dengelerinde önemli değişmeler ile gelişmelere yol açacak yeni ve tehlikeli bir durumun ortaya çıkmasına neden oldu. Dünya petrol rezervinin yüzde 60'ından fazlasının bulunduğu hesaplanan Ortadoğu'daki bu statü değişimi, özellikle başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere, Batı

Son Yılların Önemli Olay ve Gelişmeleri 79devletlerinin çıkarlarıyla da yakından ilgiliydi. Bu nedenlerle Irak'ın Kuveyt'i işgaliyle başlayan "Körfez Krizi", aynı zamanda bir dünya sorunu oldu ve devletleri hemen harekete geçirdi.
Nitekim, Irak'ın Kuveyt'i işgal ettiği 2 Ağustos 1990 günü toplanan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, aldığı 660 sayılı kararla, Irak'ın hareketini kınadı ve ondan, kuvvetlerinin tümünü işgal ettiği topraklardan hemen ve kayıtsız şartsız geri çekmesini istedi. Öte yandan Amerika Birleşik Devletleri, Irak'ın Amerika'daki bütün mal varlığını dondurdu ve bu ülkeden yapılan petrol ithalatını yasakladı. Ayrıca, Irak'ın eline geçmesini önlemek üzere, Kuveyt'in de alacak ve mal varlıklarını dondurdu. İngiltere, Fransa, Almanya ve diğer bazı Batı Avrupa devletleri ile Japonya da Irak'a karşı benzer önlemler aldılar. Bunların yanı sıra Fransa, Sovyetler Birliği, Polonya ve Çekoslovakya Irak'a silah sevkiyatım durdurdular. Bu arada da, Amerika Birleşik Devletleri Akdeniz'e ve Basra Körfezi'ne yeni savaş gemileri gönderdi.
Öte yandan Avrupa Topluluğu 4 Ağustos'ta Irak ve Kuveyt'ten petrol alımına ambargo koydu ve Irak'a silah satışını yasakladı. 6 Ağustos 1990 günü de Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, kabul ettiği 661 sayılı kararla, Irak'a geniş kapsamlı ekonomik ambargo uygulanmasını kabul etti.
Güvenlik Konseyi'nin amborgo kararına ilk ve etkili şekilde uyan devletlerden biri de Türkiye oldu. Türkiye, kendisi için olduğu kadar Irak için de büyük öneme sahip olan Kerkük-Yumurtalık petrol boru hattını, 7 Ağustos 1990 günü bütünüyle kapattı. Bununla, aynı zamanda Irak'ın karşısında fiilen yeraldığını göstermiş oldu. Aynı gün, Suudi Arabistan da, topraklarından geçerek Kızılde-niz'e ulaşan Irak'a ait petrol boru hattını kapattı.
Arap devletlerinin ise Körfez Krizi'ne karşı tutumları farklı oldu. 11 Ağustos'ta Kahire'de Arap zirvesi yapıldı. Burada, üye devletlerden bir kısmının kabul etmesiyle Irak'ın tehdidi altında bulunan Suudi Arabistan'a asker gönderilmesine karar verildi. Bunun üzerine Mısır, Suriye ve Fas hemen belirli sayıda askeri Suudi Arabistan'a göndererek Arap Kuvveti'ne katıldılar. Pakistan ve Bangladeş de bir miktar askeri Suudi Arabistan'a gönderdi.
Bu arada, Amerika Birleşik Devletleri, 7 Aralık 1990'da, Suudi Arabistan'da çok uluslu bir kuvvetin kurulmasını kararlaştırdı. 9 Ağustos 1990'da Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Irak'ın Kuveyt'i ilhakını tanımadığını ve Kuveyt'in egemenlik ve bağımsızlık hakkı ile toprak bütünlüğünü tekrar sağlamayı kabul eden bir karar aldı. Arkasından da, 25 Ağustos 1990'da Irak'ın denizden de kuşatılmasını kabul etti.
Bu sıralarda Amerika Birleşik Devletleri, Suudi Arabistan'daki askeri kuvvetlerinin sayısını yaklaşk 100.000 kişiye çıkarttı ve Akdeniz ile Basra Körfezi'ne yeni uçak ve savaş gemileri gönderdi, zamanla da bu kuvvetlerin sayısını çoğalttı.
92Irak, kendisine karşı uygulanmaya başlanan ekonomik ambargoya, uluslararası diplomasinin yaptığı istek ve baskılara rağmen Kuveyt'ten çekilmemekte direndi. Bağdat Hükümeti, üstelik 28 Ağustos 1990'da Kuveyt'i Irak'ın 19'uncu ili olarak ilan ve ilhak ettiğini açıkladı7.
Irak'ın bu tutum ve davranışları karşısında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, 30 Kasım 1990'da 678 sayılı kararı aldı. Bu karar, Irak'ın 15 Ocak 1991 tarihine kadar Kuveyt'ten çekilmesini istemekte, aksi durumda Kuveyt Hükümeti ile işbirliği yapan devletlere, Irak'a karşı her çeşit girişimi yapma yetkisini vermekteydi.
Irak, Güvenlik Konseyi'nin bu kararına karşı, Kuveyt'ten çekilmeyi yine reddetti.
Irak'ın bu tutumu üzerine, Amerika Birleşik Devletleri ile bu devletle işbirliği yapan diğer devletler, 17 Ocak 1991 günü Güvenlik Konseyi'nin 678 sayılı yetki kararını uygulamaya koydular ve Körfez Harekâtı'nı başlattılar.
Körfez Harekâtı'na, Irak kuvvetlerine karşı "Uluslararası Güç" adı verilen müttefik kuvvetler katıldı. Bu birleşik kuvveti asıl oluşturan Amerika Birleşik Devletleri kuvvetleriydi. (Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre bunların sayısı yaklaşık olarak 450.000 kişiydi.) Uluslararası Güç'e değişik sayıda askeri birlik gönderen diğer devletler ise şunlardı: İngiltere, Fransa, İtalya, İspanya, Hollanda, Belçika, Danimarka, Norveç, Yunanistan, Sovyetler Birliği, Mısır, Suriye, Suudi Arabistan, Fas, Pakistan, Bangladeş, Kanada, Arjantin ve Avusturalya.
Bir Amerikalı generalin komutası altında bulunan Uluslararası Güç, önce 17 Ocak 1991'de hava harekâtına başladı ve sonra da 24 Şubat 1991'de kara harekâtına girişti. Harekâtın siyasi hedefi, "Kuveyt'in kurtarılması ve meşru yönetimin kurulması" olmakla birlikte, "Irak'ın bir daha komşularının varlığını ve Amerika Birleşik Devletleri'nin çıkarlarını tehdit edecek duruma gelmemesiydi."
Uluslararası Güç ile Irak kuvvetleri arasındaki savaş kısa sürdü. Müttefikler 26 Şubat'ta Kuveyt'i kurtardılar. Irak ordusu geri çekildi ve güney Irak'ın bir bölümü Müttefikler'in işgali altına girdi. Bu durum karşısında Irak Hükümeti, 28 Şubat 1991'de Birleşmiş Milletler'in almış olduğu bütün kararları kabul ettiğini bildirdi. Bunun üzerine Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, 3 Mart 1991'de, Amerika Birleşik Devletleri tarafından önerilen ateşkes tasarısını kabul etti ve böylece de silahlı hareket sona erdi8.
Körfez Savaşı'nı izleyen günlerde Irak'ta iç olaylar başladı ve gelişti. Bu sırada Birleşmiş Milletler kararıyla Amerika Birleşik Devletleri ve Batılı
7) Bkz. Fahir Armaoğlu, aynı eser, c.II., s. 42 vd.
8) Muzaffer Erendil, aynı eser, s. 146-147; İsmail Soysal, Türk Dış Politikası İncelemeleri
İçin Kılavuz (1919-1993), İstanbul 1993, s. 104.

Son Yılların Önemli Olay ve Gelişmeleri 79müttefikler, 19 Nisan 1991'de, Irak Hükümeti'ne Irak topraklarında 36. paralelin kuzeyi ile 32. paralelin güneyine uçak ve ağır silah geçirmeme yükümlülüğünü kabul ettirdiler. Mayıs 1991'de, 36. paralelin kuzeyini kontrol altında tutmak üzere Türkiye'de İncirlik Üssü ve yakınlarında Amerikan, İngiliz, Fransız ve Türk hava birliklerinden oluşan bir Uluslararası "Çevik Güç" (yaygın adıyla Çekiç Güç") kuruldu. Bu askeri güç, zamanla Irak'ın ateşkes koşullarına uymasını sağlamak üzere de kullanıldı.
17 ve 18 Ocak 1993 tarihlerinde Amerika Birleşik Devletleri, Irak'a yeni bir uçak ve füze saldırısında bulunarak Bağdat ile bazı hedefleri bombaladı. Buna gerekçe olarak, Irak'ın 32. paralelin güneyi ile 36. paralelin kuzeyinde askeri hazırlıklara giriştiği ve böylece ateşkes koşullarını çiğnediği; bu bakımdan onun Birleşmiş Milletler kararlarına uymasını sağlamak ve belirtilen bölgelerde askeri girişimlerde bulunmasını önlemek olduğu gösterildi9.
Körfez Krizi, bu gelişmelerle birlikte, Irak ile Amerika Birleşik Devletleri ve Batılı müttefikleri arasında kesin bir anlaşmaya varılıp sonuçlan-dırılamadı. Nitekim anlaşmazlık, Irak'a uygulanan ekonomik ambargo ile birlikte çeşitli gelişmelerle sürmektedir.
e. Su Sorunu:
Yakın yıllarda, Ortadoğu'da devletler arasındaki ilişkileri, güvenliği ve barışı etkileyen önemli etkenlerden biri de; bölgedeki su kaynaklarına ya da sınır ötesine akan nehirlere sahip olma veya bunlardan daha çok yararlanma amacıyla yapılan girişimlerden doğan "su sorunu" oldu.
Bilindiği gibi, Ortadoğu'nun başlıca su kaynaklan; Dicle, Fırat, Asi, Şeria ve Nil nehirleridir. Bu nehirlerin hepsinin kaynaklan ile denizlere döküldükleri yerler farklı ülkelerin topraklannda bulunmaktadır yani, birden fazla ülkeden geçmektedirler. Nehirlerin bu fiziki yapıları da, onlardan elde edilecek suyun paylaşılmasını ilgili devletler arasında gittikçe büyüyen sorun haline getirmektedir.
Nitekim, Nil Nehri, Mısır'a olduğu gibi Sudan ve Etyopya gibi komşu ülkelere de hayat vermektedir. Bu nedenle Nil'in sularının kullanılması bu üç ülke arasında önemli sorunlara yol açmaktadır.
Şeria Nehri'nden yararlanmak ve sularından daha çok pay almak isteği ise, suya büyük ihtiyaçları bulunan Ürdün ve Suriye ile İsrail arasındaki büyük çekişme ve anlaşmazlıkların en önemli nedenlerinden birini oluşturmaktadır. Bu devletler arasında, siyasi sorunların yanı sıra, su sorunu da özellikle 1970'lerden itibaren gittikçe büyüyerek sürmektedir10.
9) Milliyet, 18,19 Ocak 1993, s. 1, 14.
10) Gün Kut, "Ortadoğu Su Sorunu: Çözüm Önerileri", Su Sorunu, Türkiye ve Ortadoğu, İstanbul 1993, s. 473 - 475.
94Asi Nehri, Lübnan'dan doğmakta, Suriye'den geçip Türkiye'den Akdeniz'e dökülmektedir. Bu nehir Suriye'nin batısındaki topraklan, Türkiye'de de Hatay ilini geniş olarak sulamakta ve özellikle Amik Ovası'nın verimliliğinin kaynağını oluşturmaktadır.
Bu nehir üzerinde sulama amacıyla Lübnan'da iki baraj, Suriye'de ise Restan ve Maherde barajları ile Cisr el Şugur bendleri inşa edilmiştir. Lübnan ve özellikle Suriye -yaz aylarında Türkiye'de kurutacak yoğunlukta- Asi Nehri sularından yoğun şekilde sulama amacıyla yararlanmaktadır. Suriye, Asi Nehri üzerinde yaptığı bu uygulamalardan Türkiye'ye bilgi vermek gereğini bile duymamıştır1'. Bu durumda Türkiye'nin, sulama uygulamalarında su tasarrufu sağlayan yöntemlere pek dikkat etmeyen Suriye ile Asi Nehri sularının paylaşılmasıyla ilgili anlaşma girişimlerine de, bu devlet karşılık vermemektedir.
Bunların yanı sıra, bölgenin üzerinde en çok tartışılan sınır aşan akar-sulan ise Dicle ve özellikle Fırat nehirleridir.
Türkiye, daha Keban Barajı projesi sırasında sınır aşan akarsularının kullanımının bir anlaşmaya bağlanması amacıyla Suriye ve Irak ile 1965 yılında ortak bir toplantı yapılması üzerinde durmuştur. Ancak, Türkiye'nin Dicle ve Fırat nehir sularının yanı sıra Asi Nehri sularının da bu görüşmede ele alınmasını önermesi üzerine bu toplantı gerçekleşememiştir.
Türkiye'nin Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP)'ni hazırlayıp bunu uygulamak üzere 1970'li yılların başlarından itibaren çalışmalara başlaması, Dicle ve Fırat nehirlerinden yararlanan Suriye ve Irak tarafından tepkiyle karşılanmıştır. Bu iki devlet, diğer Arap devletlerinden bazılarını da arkalarına alarak, Türkiye'nin bu projesini engellemek üzere uluslararası alanda çalışmalara girişmiştir. Özellikle Türkiye'nin, GAP'ın en önemli bölümlerinden biri olan Atatürk Barajı'mn 13 Ocak 1990 tarihinden itibaren su tutmaya başlayacağım ve bir ay süreyle Fırat Nehri'nin sularının akışını durduracağını açıklaması Suriye ve Irak ile birlikte diğer Arap devletlerinin de sert tepki göstermelerine yol açmıştır.
Böylece, GAP'ın uygulanmaya konulmasıyla birlikte, Türkiye ile Suriye ve Irak arasında Dicle, özellikle de Fırat'ın sularının kullanımı ve paylaşılmasından doğan "su sorunu" açıkça ortaya çıkmıştır.
Bununla birlikte, 17 Temmuz 1987'de Türkiye ile Suriye arasında Şam'da imzalanan Ekonomik İşbirliği Protokolü çerçevesinde Türkiye, Suriye'ye Fırat Nehri'nden saniyede 500 metreküp su bırakmayı kabul etti. Yine aynı
11) Aydın G. Alacakaptan, "Sınır Aşan Akarsularımız Dicle ve Fırat'ın, Arap Komşularımızla Büyük Sürtüşmelere Neden Olmaları Beklentileri Abartılıdır", Su Sorunu, Türkiye ve Ortadoğu, İstanbul 1993, s. 460.

Son Yuların Önemli Olay ve Gelişmeleri 79tarihte iki devlet, aralarında yaptıkları Güvenlik İşbirliği Protokolü ile de, birbirlerinin toprak bütünlüğüne karşı yıkıcı faaliyetlerin engellenmesini yüklendiler12.
Bu arada Türkiye, Dicle ve Fırat üzerinde ki egemenlik haklarından hiçbir şekilde ödün vermeye yanaşmama kararlılığı içinde, soruna barışçı yollarla yaklaşılmasına çalıştı. Bu amaçla da, 1987 yılında, Anadolu'nun suyunu Arap Yarımadası'na kadar akıtacak "Barış Suyu Projesi"ni ortaya attı.
Bunlarla birlikte, Türkiye ile Suriye ve Irak arasındaki "Su Sorunu", özellikle 1990 yılından itibaren gittikçe büyüyerek ve önemini koruyarak sürdü.
Böylece "Su Sorunu", Ortadoğu devletleri arasındaki diğer sorunlarla birlikte, bölgenin aynı zamanda geleceğini etkileyen önemli etkenlerden biri oldu.
f. Afganistan'ın Sovyetler Birliği Tarafından İşgali ve Afganistan Sorunu:
Afganistan krallıkla yönetilen bir devletti. Ancak, 1953 yılından itibaren meydana gelen iç gelişmelerin sonucunda, 1973 yılında, başta bulunan kral devrilerek ülkede Cumhuriyet ilan edildi. Bundan sonra ise Afganistan Sovyetler Birliği'ne yaklaştı ve iç karışıklıklara sürüklendi. 28 Nisan 1978'de Mark-sistlerin bir hükümet darbesiyle Afganistan Demokratik Cumhuriyeti kuruldu. Bunun arkasından Sovyetler Birliği ile daha yakın ilişkiler kuruldu. Ülkede Sovyetlerin etkileri çoğaldı. 5 Aralık 1978'de de Afganistan ile Sovyetler Birliği arasında Dostluk, İyi Komşuluk ve İşbirliği Andlaşması imzalandı.
Ancak Afganistan'da, Sovyet yanlısı iktidara karşı muhafazakar halk, 1978 yılının sonlarından itibaren ulusal direniş hareketine başladı. Bunun üzerine iktidarda bulunanlar Sovyetler Birliği'nden askeri yardım istediler. Kısa sürede çok sayıda Sovyet uzman ve askeri Afganistan'a geldi. Bu arada da ülkede iktidar mücadelesi sürdü. Bu gelişmeler üzerine Sovyetler, Afganistan'a gönderdikleri yeni askeri birliklerle, 27 Aralık 1979'da bu ülkeyi işgal ettiler. Bu durum karşısında yüzbinlerce Afganlı ülkeden kaçarak Pakistan ve İran'a sığınmaya başladı.
Pakistan, bu durum üzerine Birleşmiş Milletler ile İslâm Konferansı'na başvurarak, Afganistan'daki gelişmelerin önlenmesine ve Sovyet askerlerinin çekilmesine çalıştı. Ancak bu girişimden, bir sonuç çıkmadı.
Bunlarla birlikte, Sovyetlerin Afganistan'ı işgal etmelerinden hemen sonra, ülkede halk Sovyetlere karşı direniş hareketine geçti. Afgan "mücahitleri" özellikle kırsal alanın büyük bölümünü kontrolleri altına aldılar. Bu-
12) İsmail Soysal, aynı eser, s. 99.
96nun üzerine Sovyetler, Afganistan'a daha fazla kuvvet ve silah gönderdiler. Ancak, aldıkları sert önlemlere ve girişimlere rağmen, Afgan ulusal direniş hareketini kıramadılar. Üstelik yıllarca süren bu mücadelede Sovyetler büyük kayıplara uğradılar.
Sovyetler Birliği'nin Afganistan'ı işgal etmesi ve ülkenin bütününde kontrol kurabilmek üzere direnişe geçen Afgan mücahitlerine karşı üstün silahlarla askeri hareket yapması, çevre ülkeler ile Batı dünyasında büyük tepkiler uyandırdı.
Çünkü Sovyetler Birliği, Afganistan'ı işgal etmekle bir taraftan Çin'i batısından, diğer taraftan Pakistan üzerinden Hint Okyanusu'na İran üzerinden de Basra Körfezi'ne iyice yaklaşıp buraları tehdit etmeye başlamıştı. Sovyetlerin Güney Asya'da meydana getirdiği bu büyük tehdit ve tehlike ise, Afganistan'ın komşulan olan Pakistan, İran ve Çin ile birlikte, 1907 yılından beri Afganistan'ı genelde etki alanı içinde gören Batı dünyasını endişelendirdi ve bunları Sovyetlere karşı harekete geçirdi.
Nitekim, Çin, Sovyetlerin Afganistan'ı işgal etmesinden dört gün sonra, yani 31 Aralık 1979'da, Birleşmiş Milletler'e başvurarak, Sovyet saldırısının durdurulmasını ve askerlerinin Afganistan'dan çekilmesini istemiştir. Pakistan ve İran, siyasi girişimlerinden başka, ülkelerine sığınan Afgan göçmenlerine ve Afgan mücahitlerine yardım sağlamışlardır. Amerika Birleşik Devletleri ise, Sovyetler Birliği ile yaptığı SALT -II Anlaşması'nı onaylamaktan vazgeçmiş, 5 Ocak 1980'de bu ülkeye yaptığı hububat ihracatını durdurmuş ve Afgan mücahitlerine yardıma başlamıştır.
Böylece, Sovyetler Birliği'nin Afganistan'da giriştiği işgal hareketi, dünyanın iki büyük devletini bir defa daha karşı karşıya getirmiş, aynı zamanda dünyayı yakından ilgilendiren bir sorun ortaya çıkarmıştır.
Sovyetler, 1985 yılında Afganistan'da yürüttükleri askeri harekâtı daha da yoğunlaştırdılar. Ancak yine de Afgan halkının sürdürdüğü direniş hareketini kıramadılar ve ülkeyi bütünüyle kontrolleri altına alamadılar. Bu arada da, Afgan sorununu çözümlemek üzere Cenevre'de görüşmelere başlandı.
Gerçekte ise, Cenevre görüşmeleri, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'nin gözetiminde Afganistan ve Pakistan, dolaylı olarak da Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği arasında 1982 yılında başlamıştı. Bu görüşmeler uzun sürdü. Sonuçta, Afganistan ile Pakistan anlaştılar ve bunun Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği tarafından da kabul edilmesi üzerine, 14 Nisan 1988'de Cenevre'de Afganistan sorununa son veren anlaşma imzalandı.
Cenevre Anlaşması'nın imzalanmasından sonra, Sovyet askerleri 1988-1989 yılı içerisinde Afganistan'dan çekildiler. Bu arada, Afganistan'da

Son Yılların Önemli Olay ve Gelişmeleri 79"mücahit" gruplar birleşerek bir hükümet kurdular. Ancak bu gelişmelerle birlikte, Afganistan'da bu defa iktidar için iç çekişmeler başladı13.
Böylece, 1980'li yıllar ile 199O'lı yılların başlarında Ortadoğu, dünyanın en "sıcak" bölgelerinden biri olarak, uluslararası ilişkileri ve güç dengelerini etkilemekte devam etti. Aynı tarihlerde ise, dünyanın diğer bölgelerinde de önemli olay ve gelişmeler olmaktaydı. Bunlar içerisinde en önemlisi ise Sovyetler Birliği'nin ve Doğu Bloku'nun dağılmasıydı.
2. Sovyetler Birliği ve Doğu Bloku'nun Dağılması; Soğuk Savaş'ın Sona Ermesi:
a. Sovyetler Birliği'nin Dağılması:
Bilindiği gibi, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra meydana gelen gelişmeler sonucunda, dünya Doğu Bloku ve Batı Bloku olmak üzere ikiye ayrılmış, bunlar arasında da "Soğuk Savaş" dönemi başlamıştı. Dünyanın bu şekilde yapılanmasında ve daha sonraki yıllarda zaman zaman nükleer savaşın da eşiğine kadar gelmesinde, daha genel olarak, dünya devletleri arasındaki ilişkilerin belirlenmesinde ve gelişmelerinde Sovyetler Birliği (Amerika Birleşik Devletleri ile birlikte) baş rolü oynamıştı.
Ancak, dünyanın iki süper gücünden biri olan Sovyetler Birliği, 1985 yılından itibaren meydana gelen iç gelişmelerin sonucunda dağılmaya başladı. Bu da, aynı zamanda Doğu Bloku'nun sonu oldu.
Sovyetler Birliği'nde liderliğe (Komünist Partisi Genel Sekreterliği'ne) Mikhail Gorbaçov'un 11 Mart 1985'te gelmesinden sonra, bu ülkede önemli gelişmeler meydana gelmeye başladı.
Gorbaçov, iktidara geldikten sonra ilk önce yetkilerini çoğaltmaya çalıştı ve bunun arkasından komünizm düzeni içinde, 1987 yılında "glasnost" yani "açıklık", 1988'de de "perestroyka"yani siyasi sistemin, devlet örgütünün ve hükümet organlarının "yeniden yapılanma" hareketini başlattı.
Nitekim, 19. Parti Konferansı'nda Komünist Partisi'nin "devlet" üzerindeki "vesayeti" kaldırıldı ve böylece Parti ile Hükümet birbirinden ayrıldı. 1 Aralık 1988'de Gorbaçov, Komünist Partisi Genel Sekreterliği görevine ek olarak Devlet Başkanlığı'nı da üzerine aldı. Bunların yanı sıra 27 Şubat 1989'da da ülkede "Başkanlık Sistemi" kabul edildi ve Gorbaçov dört yıl için Başkan seçildi.
Gorbaçov, bu suretle devletin siyasi ve yönetim yapısında "perestroyka (yeniden yapılanma)" ilkesini uygularken, aynı zamanda ekonomik alandaki "perestroyka"yı da, 1 Ocak 1988'de "Sosyalist Teşebbüs Kanunu"nun kabul
13) Bkz. Fahir Armaoğlu, aynı eser, c.IL, s. 69 vd.