Evliyalar Tarihi - 14

âhiret kârı yanında bir hiç oduğunu ve bir kimsenin yetişip yükselmesinde helâl lokmanın
mutlakâ şart olduğunu bildirdi. Sohbetlerinde buyurdular ki:
“Helâlden bir kuruş bulsam, hemen buğday alır un yapıp bu undan çorba pişiririm. Bu
çorbadan hangi hastaya içirirsem, hasta, Allahü teâlânın izniyle şifâ bulur.”
“İnsanın, verâ, şüphelilerden sakınmaktaki hassasiyetine sâhib olduğunu konuşmasından
anlarım. İnsanın yaptığı iyi amellere bir şeyler karışır. Ama dilini muhâfaza edebilirse bu
durum müstesnâdır. Ona bir şey karışmaz. Hikmeti şudur ki, insan çok namaz kılar, çok oruç
tutar ama, iftarını haramla açarsa, tuttuğu orucun faydasını göremez. Gece namaza kalkarsa
kalbinde riyâ, gösteriş ve ucb, yaptığı ibâdeti beğenme hâli bulunabilir. Gündüz olunca da
yalan yere şâhidlik yapması boş ve lüzumsuz sözler etmesi düşünülebilir. Böyle olunca da
yaptıkları iyilikler hiç olur. Ama dilini tutabilirse bütün amelleri iyi olur. Kanâatim böyledir."
“Kendimi, rüyâsında hoşuna giden ve gitmeyen şeyleri gören kimse gibi görüyorum. İnsanlar
da uykuda olup, çeşit çeşit rüyâlar görüyorlar. Öldükleri anda uyanacaklar ve uykudan uyanan
kimsenin, uykuda gördüklerinden, elinde bir şey kalmadığı gibi, dünyâda güvendikleri, gönül
bağladıkları şeylerin hepsini kaybedip ah etmekden, pişmân olmaktan başka ellerine bir şey
geçmediğini anlıyacaklardır.”
“Allahü teâlânın rahmeti, o kadar çok ki, bundan hiç şüphe etmiyorum. Lâkin ben, o rahmete
kavuşanların arasında bulunabilecek miyim bilemiyorum. Hattâ benim yüzümden onların da
rahmetten mahrum kalmalarından korkuyorum.”
“Dışı, içine uymayan birini görmek isterseniz bana bakın.” Kendisine, “Niçin böyle
söylüyorsun?” diyenlere şöyle cevap verdi. “Ben, yüz kadar iyi huyun bulunduğunu
sayıyorum, fakat onlardan bir tânesini kendimde göremiyorum. Kötü huyları sayıyorum.
Hepsinin kendimde mevcud olduğunu görüyorum.”
“Uygunsuz bir sözü terk etmek, nefse bir gün oruç tutmaktan daha ağır gelir. Ben, çok sıcak
bir günde, insanları çekiştirmemeyi, insanlar hakkında uygunsuz sözler söylememeyi, o gün
oruç tutmak ile mukâyese ettim. O sıcak havada oruç tutmanın dili tutmaktan daha kolay
geldiğini gördüm.”
“İki şey var ki, bunlar bir kimsede tamam olursa, o kimsenin diğer bütün hâlleri bu iki hâli
sâyesinde tamam olur. Birincisi, namazı vaktinde kılacak. İkincisi, dilini kötü ve yersiz
sözlerden koruyacak. Bir kimse dilini yersiz sözlerden koruyabilirse, Allahü teâlâ ona
mutlaka diğer amellerini düzeltmesini ihsân eder.”
“Verâ; şüpheli şeylerin hepsini terk edip, her an nefsini hesâba çekmektir.”
“Nâfileleri hafife alan kimse, farzları da hafife alır.”
“Bir tek tesbihi veya tehlili, yâni, Allahü teâlânın bütün ayıb ve kusurlardan uzak olduğunu,
kendisinden başka ibâdet olunmaya lâyık ilâh bulunmadığını bildiren “Sübhânallah” ve “Lâ
ilâhe illallah” ulvî kelimelerini bilerek ve inanarak okumayı, dünyâdan ve dünyâda bulunan
her şeyden daha hayırlı ve bereketli bilmeyen kimse, dünyâyı âhirete tercih edenlerdendir.”
!.3"/()&:1?1%$
Yûnus bin Ubeyd’in manifatura dükkânında, fiyatları, iki yüz dirhem ile dört yüz dirhem
arasında değişen kumaşlar satılıyordu. Dükkânında kardeşinin oğlu da çalışıyordu. Yolda bir
kimseyi kumaş almış gidiyor görünce, kumaşı tanıyıp, kendi dükkânından aldığını anladı. O
kimseye; “Bu kumaşı kaça satın aldınız?” diye sorunca, dört yüz dirheme aldığını öğrendi.
Sonra; “Bu kumaşın değeri iki yüz dirhemdir. Geri dönüp paranızın üstünü alınız” buyurdu.
O kimse; “Bu kumaş, bizim orada beş yüz dirhem eder, ben aldanmış sayılmam!” deyince;
“Olsun. Siz, gidip iki yüz dirhem paranızı alınız.” dedi. O kimse gelip, iki yüz dirhemini aldı
gitti. Hazret-i Yûnus bin Ubeyd, dükkânda tezgâhtar olarak bulunan yeğenine; “Kumaşı bu
kadar pahalıya niye sattın?” diye sordu. Yeğeni; “Vallahi kendi rızâsı ile aldı” dedi. Yûnus
bin Ubeyd; “O râzı olsa da, sen râzı olmayacaktın” buyurdu.
1) Hilyet-ül-Evliyâ; c.3, s.15
2) Tehzîb-üt-Tehzîb; c.11, s.442
3) Tabakât-ı İbn-i Sa’d; c.7, s.360
4) Miftâh-üs-Seâde; c.3, s.123
5) Mîzân-ül-İ’tidâl; c.4, s.482
6) Vefeyât-ül-A’yân; c.2, s.386, 469
7) Tezkiret-ül-Huffâz; c.1, s.145
8) Tehzîb-ül-Esmâ ve’l-Luga; c.1, s.168
9) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.3, s.41
YÛNUS BİN YÛSUF EŞ-ŞEYBÂNÎ;
Evliyânın büyüklerinden. İsmi, Yûnus bin Yûsuf bin Müsâid eş-Şeybânî el-Buhârî’dir. Yûnus
eş-Şeybânî; âlim, kâmil, sâlih, kerâmetler sâhibi bir zât idi. Devamlı Allahü teâlâyı
zikrederdi. Doğum târihi bilinmemekte ve hayâtı hakkında fazla bir bilgi yoktur. 1222
(H.619) senesinde Mardin'de vefât etti.
Şöyle anlatılır: Yûnus eş-Şeybânî bir gün bir kâfileyle yola çıktı. Yolun en tehlikeli noktasına
geldiklerinde, herkes korkudan titremeye başladı. Kimsenin gözüne uyku girmedi. Yûnus
eş-Şeybânî, bu esnâda büyük bir rahatlıkla istirahate çekildi. Korkmamasının bu kadar rahat
olmasının sebebi sorulduğunda; “Kâfileyi korumak için, İbrâhim aleyhisselâmın oğlu İsmâil
aleyhisselâm gelmişti. Onun himâyesi ile kâfile zarardan korundu. Bundan sonra kâfile hiçbir
şeyden zarar görmez” dedi. Hakîkaten kâfile emniyetle yerine vardı.
Yine şöyle anlatılır: “Sevdiklerinden bâzıları, bir yere gitmek için izin istediler. Yûnus bin
Yûsuf eş-Şeybânî hazretleri, içlerinden birine; “Gittiğin yerden hanımın için bir kefen al,
geldiğin zaman ölür” dedi. O kişinin hanımı, sıhhat ve âfiyette idi ve herhangi bir rahatsızlığı
yoktu. O kişi; “Efendim, hanımım için bir kefen almam pek iyi olmaz” dedi. O zaman Yûnus
eş-Şeybânî; “Zararı olmaz, alırsanız iyi olur” buyurdular. Nihâyet kâfile yola çıktı. Günler
sonra geri döndüklerinde, o kişiye hanımının az önce vefât ettiği haberini verdiler. O da
getirdiği kefen ile onu defnetti.”
1) Tabakât-ül-Evliyâ; s.490
2) Şezerât-üz-Zeheb; c.5, s.87
3) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.2, s.296
4) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.9, s.311
YÛSUF BİN ABDULLAH EL-GÜRÂNÎ;
Evliyânın büyüklerinden. İsmi, Yûsuf bin Abdullah bin Ömer bin Ali bin Hıdır el-Acemî
el-Gürânî, künyesi Ebü'l-Mehâsin, lakabı Cemâlüddîn’dir. Doğum târihi belli değildir. 1367
(H.768) senesi Cemâzil-evvel ayının ortalarında, bir Pazar günü vefât etti. Mısır, Kâhire'deki
dergâhına defnedildi.
Yûsuf el-Gürânî hazretleri, en-Necm Mahmûd el-İsfehânî ve el-Bedr eş-Şüsterî gibi birçok
âlim ve evliyâdan ilim öğrendi. Ahlâk ilminin inceliklerine uymaya çok dikkat ederdi. Karâfe
ve başka yerlerde onun için çok sayıda dergâh yapıldı. Çok talebe yetiştirdi. Pekçok
kerâmetleri görüldü. Zühd, verâ ve takvâ sâhibi olup, dünyâya düşkün değildi. Şüpheli ve
haramlardan çok sakınırdı. Çok ibâdet ederdi.
İran’dan Mısır’a gitmesi şöyle anlatılır: “Bir gece uyurken, rüyâsında Mısır’a gitmesi ve
orada ikâmet etmesi emredildi. Yûsuf el-Gürânî hemen uyandı. Kalkıp abdest aldı ve iki rekat
namaz kıldı. Sonra sağ tarafı üzerine yattı. Rüyâsında yine aynı emir tekrar edildi. Yine kalkıp
abdest alarak iki rekat namaz kıldı. Sonra yine yatınca, rüyâsında emir bir kere daha
tekrarlandı. Bunun üzerine kalkıp, Mısır’a gitmek için yola çıktı. Gündoğduğu zaman, Dicle
Nehrinin kıyısına vardı. Nehirden karşıya geçti. Su, ancak topuk kemiklerinin hizâsında idi.
Karşı tarafa geçince, Allahü teâlâya; “Yâ Rabbî! Rüyâm hak ise, bana bir mikdâr süt ve bir
ekmek ihsân et.” diye duâ etti. Duâsını bitirir bitirmez, yanına bir kâse süt ve bir parça ekmek
geldi. Bu duâyı üç sefer tekrarladı. Allahü teâlâ onun isteğini ihsân etti. O, bu sütleri içti ve
ekmekleri yedi. Mısır’a varıncaya kadar ne acıktı, ne de susadı.”
Şöyle anlatılır: Zamânın sultânının maiyetindeki bâzı kimseler, bu sultânın zulmünden
bezerek Yûsuf el-Gürânî’ye sığındılar. Yûsuf el-Gürânî, sultâna haber gönderip, bunları
affetmesini istedi. Sultan ise; “Bu, saltanat işidir. Sen saltanat işine müdâhale etme ve derhâl
benim adamlarımı geri gönder.” diye haber gönderdi. Yûsuf el-Gürânî, kendisine sığınanları
göndermemekte ısrâr edince, sultan ona; “Sen benim adamlarımı, bana karşı kışkırtıyorsun ve
itâatsizlik yoluna sevk ediyorsun.” dedi. Yûsuf el-Gürânî bunun üzerine; “Ben onları
kışkırtmıyorum. Aksine onları doğru yola sevk edip, ıslâh ediyorum.” dedi. Sultan yanına
adamlarını alarak, Yûsuf-el-Gürânî’nin dergâhına geldi. Yûsuf el-Gürânî de, kendisine
sığınmış olanlardan birisini yanına çağırarak, sultânın gözü önünde; “Ey insanoğlu! Bu direğe
söyle de altın olsun.” diye emretti. O kişi de, aynı emri direğe tekrarladı. Direk o anda altın
oldu. Sultan tövbe ederek, Yûsuf el-Gürânî’den özür diledi ve affedilmesini istedi. Sonra
sultan, talebelerinin ve onun geçimini sağlamak için bir köy geliri vakfetmek istedi. Yûsuf
el-Gürânî bunu kabûl etmedi ve; “Ben talebelerimi, miktârı belli bir gelire alıştıramam.”
buyurdu.
Yine şöyle anlatılır: “Yûsuf el-Gürânî vefât ettikten sonra, bir kişi onun kabrini ziyâret etti.
Bineğini dergâhın kapısına bırakıp, içeride bulunan türbesini ziyâret etti. Dışarı çıkınca,
bineğinin kapının önünde olmadığını gördü ve aramaya başladı. O anda Yûsuf el-Gürânî’nin
kabri açılıp kendisi içinden dışarı çıktı. Bir süre ortadan kayboldu. Sonra o şahıs, bineğinin
Yûsuf el-Gürânî’nin arkasından geldiğini gördü. Yûsuf el-Gürânî o şahsa; “Bir daha bizi
ziyârete geldiğin zaman önce bineğini bağla, içeriye öyle gir. Bize eziyet etme!” buyurdu.
Yûsuf el-Gürânî, çeşitli eserler de yazmıştır. Risâletü Rayhânet-il-Kulûp fit-Tevessüli ilel
Mahbûb, Beyânü Esrâr-it-Tâlibîn fit-Tesavvufi, Bedî'ul-İntikâs-fî Şerh-il-Kavâfi fis-Selâs
bunlardan bâzılarıdır.
#$%$< $)$&B,: >%3 >/< >)
Yûsuf el-Gürânî'nin yanına gelip, dergâhta üç seneye yakın kalan biri vardı. Bu kimse
devamlı Allahü teâlâya giden yolu taleb ederdi. Yûsuf el-Gürânî ona hiç iltifât etmezdi. Bir
gün o şahsı yanına çağırarak; “Ey benim evlâdım! Ben bu gece bir cana kıydım, onun cesedi,
bu torbanın içindedir. Benim senden isteğim şudur: Bu torbayı alıp, bu gece falan yere götür.
Orada bir tepe vardır. Oraya göm gel. Bu işi yaparsan sana birçok altın veririm.” dedi. O şahıs
da Yûsuf el-Gürânî’nin dediğini yaptı ve torbayı gömdü. Bu durumdan kimsenin haberi
olmadı. İki gün sonra Yûsuf el-Gürânî talebelerine, o şahsı dergâhdan çıkarmalarını emretti.
Bir süre sonra, o şahıs durumu vâliye anlattı. Vâlinin adamları Yûsuf el-Gürânî’nin yanına
gelerek; “Sen birisini öldürmüşsün. Biz öldürdüğün kişiyi gömdürdüğün yeri biliyoruz.”
dediler. Bunun üzerine Yûsuf el-Gürânî talebelerinden bir kısmına; “Siz de onlarla gidin ve o
tepedeki yeri açın, bakalım ne çıkacak?” dedi. Talebeleri ve vâlinin adamları şikâyet edenin
gösterdiği yeri kazdılar. Çıkan torbayı açtıklarında, içinde bir koyun olduğunu gördüler.
Sonra o şahsı, Yûsuf el-Gürânî’nin yanına götürdüler. Yûsuf el-Gürânî ona; “Bir sırrı
saklayamayan, Allahü teâlâya nasıl kavuşur?” dedi.
1) Tabakât-ül-Evliyâ; s.492
2) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.2, s.293
3) Tabakât-üş-Şa’rânî; c.2, s.76
4) Hüsn-ül-Muhâdara; c.1, s.302
5) Dürer-ül-Kâmine; c.4, s.462
6) Mu’cem-ül-Müellifîn; c.13, s.313
7) Nücûm-üz-Zâhire; c.11, s.94
8) Esmâ-ül-Müellifîn; c.2, s.557
9) Keşf-üz-Zünûn; c.1, s.260, 940
10) Brockelmann Gal-2, s.205, Sup.2, s.282
11) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.11, s.184
YÛSUF BİN ABDÜRRAHÎM AKSÛRÎ;
Evliyânın meşhûrlarından. Künyesi Ebü'l-Haccâc el-Kuraşî el-Mehdevî’dir. Doğum târihi
bilinmemektedir. Mısır'ın Aksûr bölgesinde yerleşmiş ve orada 1244 (H.642) senesinde vefât
etmiştir. Kabri Aksûr’da olup, bilinmekte ve ziyâret edilmektedir. Hocası Şeyh
Abdürrezzâk’tır. Tasavvufta yetişmiş, sözleri ve hâlleri meşhûr bir zât idi. Çok talebesi vardı.
Tasavvuf yolunda ilerlemek isteyenler için şöyle buyurmuştur: “Bu yola girmek isteyenleri
bize gönderiniz. Eğer o kimse sâdık ise, onu maksada kavuştururuz. Şâyet gâfil ise, onu
uzaklaştırırız. Böylece sâdık olanlara da zararlı olmasın. Çünkü böyleleri, başka şeyleri
kendine perde yapmıştır. Mahbûba, Allah’a kavuşamaz.”
Zamânında mevki ve makam sâhibi emîrlerden biri onu küçümseyip, velî olduğunu kabûl
etmemişti. Bir gün karşılaştıklarında, o emîre şöyle demişti: "Evliyâya îtirâz eden sen misin?
Hâlbuki sen, falan kimsenin yanında bir köçek sayılırsın!” Aradan bir müddet geçti, evliyâya
karşı edebsizlikte bulunan o emîr, mevki ve makâmını kaybetti. Sonunda köçeklik yapmak
durumunda kaldı.
Bir gün Ebû Ci’rân denilen bir böcekden çok ibret aldığını söyledi. Bunu işitenler, nasıl oldu?
dediler. Şöyle anlattı: “Bir kış gecesi uyuyamamıştım, uyanık dolaşıyordum. Baktığımda Ebû
Ci’rân bir kandil üzerine çıkmak için uğraşıyordu. Kandil çok kaygandı. Tırmanıyor, kayıyor,
bir türlü çıkamıyordu. Fakat çok azimli ve kararlı idi. Tekrar tekrar tırmanmaktan
yılmıyordu.Yedi yüz defâ tırmandı ve kayıp düştü, çıkamadı. Çıkamayacak, hâlâ vaz
geçmiyor dedim. Sonra sabah namazını kılmak için gittim. Namazdan sonra dönerken bir de
baktım ki, tırmanmayı başarmış, kandilin yanında duruyordu. Bu hâdiseden çok ibret aldım.”
Böylece, bir işte kararlı olmanın ve sebâtın, başarıya ulaştıracağını anlattı.
Ebü’l-Haccâc Aksûrî hazretleri, başından geçen bir hâdiseyi şöyle anlatmıştır: “İlk

Yeni yorum gönder

  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <b> <center> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.
  • Use <!--pagebreak--> to create page breaks.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
Güvenlik kodunu yazıp yorumunuzu gönderin.
Not: Yorumlarınız yönetici onayından sonra eklenecektir.
Image CAPTCHA
Copy the characters (respecting upper/lower case) from the image.

Gözde içerik