İbrâhim Efendiye talebe oldu ve ondan Halvetî tarîkatını insanlara öğretmek için icâzet,
diploma aldı. Bu seyâhatine, dükkânını ve mallarını satıp katılan arkadaşının bir süre sonra
parası bitti ve sıkıntıya düştü. Aklından, "Gül gibi işimi ne diye dağıttım da burada
sürünmeye geldim." diye geçirdi. Bu düşünceleri Aydî Baba'ya mâlûm olunca; ona kucağını
açmasını söyledi ve takkesini kucağına ters çevirdi. Takkeden bir sürü para döküldü. Ona;
"Haydi Antep'e git de dükkan aç!" dedi. Arkadaşı hatâsını anlayıp af diledi ise de, Aydî Baba
onu Antep'e gönderdi.
Aydî Baba, İstanbul dönüşünde İki şerefeli Câmide imâmlık yapmaya başladı. Evinin bir
bölümünü tekke hâline getirerek insanlara doğru yolu anlattı. Şehrin ileri gelenleri ve halktan
pek çok kimse derslerine katıldı. Bir süre sonra Allahü teâlânın aşkı ile yanan Aydî Baba
talebelerine; "Biz şeyhlik yapıyorduk ama talebe bile olamamışız. Ben size hoca olmaya lâyık
değilim. Eğer halktan uzak olmazsak, Allahü teâlâya yakın olamayız." diyerek şeyhliği,
imâmlığı ve hatipliği bıraktı.
Antep'in bir mahallesinde bir kadın doğum yaparken çok zor durumda kalmıştı. Yanında
bulunan kadınlar, kocasına; "Aydî Baba'ya git de hanımının kurtulması için duâ etsin."
dediler. Adam; "O deli ne yapabilir?" diye düşünmesine rağmen Aydî Baba'nın yanına gitti.
Durumu anlattı.Aydî Baba gözlerini kapayıp biraz murâkabeden sonra; "Git. Nur topu gibi bir
oğlun oldu. Allahü teâlâ onu sâlih kullarından eylesin." dedi. Adam yine kalben inanmayarak
evine gitti. Evdeki kadınlar bir erkek çocuğu olduğunu müjdelediler. Adam, Aydî Baba
hakkındaki bu düşüncelerine tövbe etti.
Aydî Baba, Allahü teâlânın aşkı ile çok güzel şiirler söyledi. Fakat cezbe hâlinde söylediği
bâzı sözleri ve davranışları yüzünden tenkitlere uğradı. Bir ara Birecik'e sürgün edildi. Sonra
tekrar Antep'e geldi. Dönüşünden kısa bir süre içinde 1865 (H.1282)'te Antep'te vefât etti.
Eski Mezarlığa defnedildi ise de kabri sonraları kurulan Yeni mezarlığa nakledildi.
Aydî Baba, Allahü teâlânın aşkı ile Yûnus Emre gibi şiirler söylemiştir. Gündüz yazdığı
şiirlerinde Aydî, gece söylediği şiirlerinde ise Ayanî mahlasını kullanmıştır. Aydî Baba'nın
şiirlerinin toplandığı bir dîvânı vardır. Yazması, Süleymâniye Kütüphânesi Yazma Bağışlar
No: 2063'de vardır. Ayrıca 1937'de Gâziantep'te neşr edilmiştir.
"?,"-.&"?,"-.
Dîvânında hocasının vefâtı üzerine yazdığı mersiye şöyledir:
Şeyhim bekâya gitti ben kaldım ağlayu ağlayu
Aktıkça kan bu dîdeden sildim ağlayu ağlayu
Geldi dil deryâsı cûşa, döndüm ol demek bî-hûşa
İhtiyârsız başım taşa, çaldım ağlayu ağlayu
Arttı derdim âh ile, göz kan döker dilhâh ile
Ser-tâ-kadem eyvâh ile, doldum ağlayu ağlayu
Yandı dil nâr-i furkata, sabrolunmaz bu hasrete
Şimdi deryây-i hayrete, daldım ağlayu ağlayu
...|Evliyalar Tarihi|.
Cismim yanar bu nâr ile, gönlüm dolar bu zâr ile
Bağrım fırak-i yâr ile deldim ağlayu ağlayu
Boynum eğüp sünbül gibi feryâd edip bülbül gibi
Aydî iken ben gül gibi, soldum ağlayu ağlayu
1) Gaziantep Evliyâlary; s.157
2) Son Asyr Türk .âirleri; c.3, s.2120
3) Ku.adaly Ybrâhim Halvetî; s.39,45
AYNÎ DEDE;
İstanbul'da yaşayan büyük velîlerden. Doğum târihi ve yeri belli değildir. Esas ismi
bilinmemektedir. Aynî Dede denilmesinin sebebi şöyle anlatılır: İbrâhim Paşa isminde bir zât
bir rüyâ gördü. O rüyâyı Aynî Dede'ye tâbir ettirdi. Aynî Dede de tâbirini yaparken İbrâhim
Paşa; "Aynî'dir dedem, aynîdir" diyerek tâbiri beğendi. Ondan sonra Aynî Dede lakabı ile
şöhret buldu.
Küçük yaşta terzilik mesleğini öğrenmeye başladı. Bir kış günü ustasının evine su almaya
gitmişti. Bu sırada bir grup çocuk, garib bir dervişi kartopuna tutmuşlardı. Aynî Dede onları;
"Bir garip dervişi niçin incitirsiniz?" diyerek kovaladı. Gönlü kırık derviş; "Berhudâr ol
kardeş. Senin gönlünde merhamet eserleri var." dedi. Aynî Dede hemen koşup, annesinden iki
kış armudu getirip verdi. O zât; "Ben seni oğul edindim. Lâzım olduğum zaman beni Bursa'da
bulursun." dedi.
Aynî Dede sanatını öğrenip diploma aldıktan sonra, İstanbul'a gitmek üzere bir arkadaşıyla
yola çıktı. İstanbul'a varıp hayranlıkla gezerken içinden Bursa'ya gitme arzusu geçti.
Arkadaşına vedâ ederek yola çıktı. Bursa'da dolaşırken, merkebe binmiş bir dervişin çocuklar
tarafından alaya alındığını gördü. Dikkatlice bakınca bu dervişin, daha önce görüştüğü ve
çocukların elinden kurtardığı derviş olduğunu anladı. Oranın yabancısı olduğu için çocuklara
mâni olamadı. O zât şehir dışına çıkınca, Aynî Dede yanına gitti. O zât Aynî Dede'yi görünce;
"Ey oğul! Hoş geldin. Burada durma İstanbul'a git. Ayasofya Câmii yanındaki dergâhda
Sünbül Sinân Efendinin hizmetine gir. Kapısında kalbini aşk ateşiyle dağla. Ona varıp,
Bursa'daki derviş beni size gönderdi, de!" dedi.
Aynî Dede bu söz üzerine yola çıktı. İstanbul'daki dergâhı buldu. Durumu Sünbül Sinân
Efendiye anlatınca, talebeliğe kabûl edildi. Hocası onun olgunluğa ermesi ve mânen yetişmesi
için çalıştı. Kısa zamanda Aynî Dede tasavvufun yüksek derecelerine kavuştu.
Bu sırada Deysûka isimli bir kasabada Nâsûh Paşa isimli bir zât, geceleri uyanıp, göklere,
yıldızlara bakar, bunlardaki incelikleri düşünürdü. Kalbinde yumuşaklık hâli meydana gelir,
ömrünü boşa geçirdiğine ağlar ve Allahü teâlâdan rahmetine kavuşturmasını niyâz ederdi.
Yine böyle bir gece yalvarırken, gâibden bir ses; "Allahü teâlâ senin günahlarını affetti.
Gelecek sene şu sîmada, şu alâmetli hak dostlarından biri gelip sana hak yolu gösterir."
müjdesini verdi.
Bir gün Aynî Dede rüyâsında Peygamber efendimizi gördü. O'na; "Deysûka'ya git. Şu
alâmette, şu halde olan Nâsûh Paşa isminde bir fakire doğru yolu göster." buyurdu. Sabah
olunca Aynî Dede; "Bu ne haldir?" diye hayretle düşündü. Ertesi gece yine rüyâda; "Niçin
hemen gitmedin?" diye îkâz edildi. Sabah olunca yol hazırlığını yapıp, hocasından izin alarak
yola çıktı. Deysûka'ya vardığında, önce o zâtı, âlimler ve sâlihler arasında aradı, fakat
bulamadı. Sonra araştırmaya devâm etti. Yine bulamadı. Ona; "Bu vasıflı bir kimse var, fakat
ibâdet ve diyânet ile pek alâkası yoktur. Ondan bahsetmeye bile değmez." demelerine rağmen
Aynî Dede o zâtın çağırılmasını istedi. O zât gelip, Aynî Dede'yi görünce; "Ey efendim!
Teşrîf ettiniz mi? Sana emredilen sözü yerine getirdin, demek!" dedi ve Aynî Dede'nin
ellerine sarıldı. Aynî Dede; "Beni nereden tanıdın?" diye sorunca, o zât olanları hemen anlattı.
Aynî Dede derhal ona yapacağı hizmeti yerine getirdi. İbâdet ve tâatla ilgili öğreteceklerini
ona öğretti. O zât gücü nisbetinde rızkını kazanmak için çalışıp, boş zamanlarında da Aynî
Dede'nin sohbetlerine devâm ederdi.
Bir gün o zât Aynî Dede'nin sohbetine vaktinde gelemedi. Aynî Dede, merak edip evine gitti.
Niçin gelmediğini sorduğunda, o zât; "Efendim! Bugün sohbeti ihmâl ettiğim sanılmasın.
Vücûdumda hiç tâkat ve kuvvet kalmadı. Gözüm ve gönlüm başka âlemi seyretmekte. Bütün
âlem gül bahçesi gibi olup, âhiret kokusunu duydum. Bir Yâsîn-i şerîf okusanız da, rûhum
tertemiz olsa, gönlüm açılsa." dedi. Aynî Dede Yâsîn-i şerîf okumaya başladı. Daha okuma
bitmeden o zât rûhunu teslim etti. Defin işlerini tamamladıktan sonra memleketine dönüp,
insanların Allahü teâlânın rızâsına kavuşmaları için çalıştı. Onlara Allahü teâlânın emirlerini
ve yasaklarını anlattı.
Bir gün Aynî Dede sevenleriyle kırlara doğru çıkıp dolaşırken, sağnak hâlinde yağmur
yağmaya başladı. Bu sırada; "Dostlarımızın bizim yüzümüzden sıkıntı çekmesi lâyık
değildir." dedi ve bir dâire çizdi. Hepsini dâirenin içine aldı. Böylece hiç biri ıslanmadı.
Ömrünü pekçok talebe yetiştirmekle geçiren Aynî Dede 1564 (H.971) senesinde vefât etti.
Vefât yeri ve kabri belli değildir.
1) Kitâbu Silsilet-il-Mukarrebin; Vr. 81b.
AYN-ÜL-KUDÂT HEMEDÂNÎ;
Büyük velîlerden ve fıkıh âlimi. İsmi Abdullah olup, babasınınki Muhammed'dir. Künyesi
Ebü'l-Meâlî, nisbeti ise Hemedânî'dir. Kâdıların gözbebeği anlamına gelen "Ayn-ül-Kudât"
lakabıyla meşhur oldu. Doğum târihi ve yeri belli değildir.
Ayn-ül-Kudât küçük yaşta ilim öğrenmeye başladı. İmâm-ı Gazâlî'nin eserlerini mütâlaa
etmeye başlayınca, maksadına kavuştuğunu anladı. Tam dört sene İmâm-ı Gazâlî'nin
eserlerini okuyup, inceledi. Kendi kendine; "Ey gönül! Artık Allahü teâlâya kavuşturan yolu
buldun. Bundan sonra senin dünyâya meyletmenin sebebi nedir?" diye sordu. Bu sırada
Hemedan'a İmâm-ı Gazâlî'nin kardeşi Ahmed Gazâlî geldi. Onun sohbetine yirmi gün kadar
devâm etmekle şereflendi. Bu zaman içinde daha önce onda bulunmayan tasavvuf
derecelerine kavuştu. Öyle bir aşk hâli hâsıl oldu ki, bir an önce bu fâni âlemden çıkıp,
Allahü teâlâya kavuşmak istiyordu. Kendi kendine şöyle düşünüyordu: "Nûh aleyhisselâmın
ömrü kadar yaşasam, yine ölmeyecek miyim? Bu dünyâda kim ebedî kalıp, âhirete göç
etmedi?" Bundan sonra aldığı her nefeste âhirete olan arzu ve isteği arttı.
Bir gün Ayn-ül-Kudât, Hemedan âlimleri ile sohbet ediyordu. Orada bulunanlardan birisi
aşka gelip; "Benim ölüme olan arzum çok fazlalaştı." dedi. Ayn-ül-Kudât da; "Mâdem ki
ölümü çok istiyorsun, öyleyse öl!" dedi. O kimse birden tuhaflaşıp, orada öldü. Sohbette
zamânın müftüsü de vardı. Ayn-ül-Kudât'a dönerek; "Diriyi öldürdüğün gibi, ölüyü de
diriltebilir misin?" diye sorunca, o da; "Ölen kimdir?" diye sordu. Fakîr Mahmûd olduğunu
söylediler. Ayn-ül-Kudât ellerini açıp; "Yâ Rabbî! Bu fakir Mahmûd kuluna can ver!"
deyince, Allahü teâlânın izniyle derhal dirildi.
Ayn-ül-Kudât bir sohbetinde şöyle buyurdu: "Kalp, Allahü teâlânın evidir. Dâvûd
aleyhisselâm; "Yâ Rabbî! Seni nerede arayayım!" deyince, cevap olarak; "Ben, benim için
kalpleri kırılmış, benim için kalpleri harâb olmuşların (evliyânın) yanındayım." buyruldu.
Yine bu mânâdaki hadîs-i kudsîde buyruldu ki: "Yere ve göğe sığmam, ancak mümin
kulumun kalbine sığarım."
Hakîkî îmâna kavuşan kimseler, Allahü teâlânın himâyesinde olurlar. Hakîkata vâsıl
olmuşlardır. Bunlar hakkında hadîs-i kudsîde buyruldu ki: "Evliyâm, kubbem (örtüm)
altındadır. Onları benden başkası tanımaz. Bunların hâlleri, halkın anlayışlarına
sığmaz. Halkın bunlar hakkında bildikleri, benzetme ve temsilden öteye geçmez. Bunlar
öyle bir kâfiledir ki, Allahü teâlâya verdikleri ahde vefâ gösterirler." Hadîs-i şerîfte
buyruldu ki; "Allahü teâlânın öyle kulları vardır ki, kalbleri güneşten daha parlak,
fiilleri (amelleri) peygamberlerin amelleri gibidir (yâni kerâmetleri vardır). Onlar, Allah
katında şehîdler mertebesindedirler."
Başka bir hadîs-i şerîfte buyruldu ki: "Size bir kavim bildiriyorum ki, onların Allah
katında mertebeleri benim gibidir. Ancak onlar, peygamberler, şehîdler değildir.
Enbiyâ ve şühedâ onlara gıbta ederler. Onlar birbirine, Allah rızâsı için muhabbet
ederler."
Başka bir hadîs-i şerîfte ise; "İnsanlar üç kısımdır. Birinci kısım, hayvanlara benzer.
İkinci kısım, meleklere benzer. Üçüncü kısım, Peygamberlere benzer." buyruldu. Birinci
kısımda olanların maksadı, hayvanlar gibi yiyip içmektir. Bunlar hakkında A'râf sûresinin
179. âyet-i kerîmesinde meâlen buyruldu ki: "Onlar dört ayaklı hayvanlar gibidir. Belki
daha da aşağıdırlar." İkinci kısımdakilerin maksadı, melekler gibi tesbîh, namaz, oruç gibi
ibâdetlerdir. Üçüncü kısım insanların hizmeti, maksadı, aşk-ı ilâhî rızâ-yı Bârî,
muhabbetullah ve Allahü teâlâya teslim olmaktır.
Ayn-ül-Kudât Hemedânî halk arasında çok sevilen, îtibâr edilen bir zât idi. Bu sebepten
kendisini çekemeyenler, hased edenler çıktı. Vezir Ebü'l-Kâsım, bunlardan biriydi. Fakat
sultanın sevdiği, devletin ileri gelenlerinden olan Azîz ise, Ayn-ül-Kudât'a çok hürmet eder,
muhabbetini izhâr ederdi. Bir ara Azîz, bir musîbete uğrayıp, bulunduğu mevkîden ayrılınca,
vezîr Ebü'l-Kâsım, Abdullah Ayn-ül-Kudât imzâsıyla, dînin emir ve yasaklarına aykırı bir
yazı hazırladı. Devrin âlimlerini toplayıp, bu yazıyı okuttu ve; "Böyle söyleyen bir kimsenin
dînimizdeki yeri nedir?" diye sordu. Âlimler de; "Öldürülmesi lâzımdır." diye cevap verdiler.
Böyle bir iftirâya uğrayan Abdullah Ayn-ül-Kudât, Hemedan'da 1131 (H.525) senesinde idâm
edilerek şehîd oldu. "Abdullah Ayn-ül-Kudât'ın öldürülme zamânı yaklaşıp, asılmak için
darağacına getirildiğinde, Şuarâ sûresinin son âyetini, meâlen; "Zâlimler yakında nereye
rücû edeceklerini (döneceklerini) bilecekler." okudu."
Ayn-ül-Kudât Hemedânî buyurdu ki:
Biliniz ki, ilim üç kısımdır. Birincisi, Âdemoğlunun ilmidir. İkincisi, meleklerin ilmidir.
Üçüncüsü ise, mahlûkâtın ve mevcûdâtın ilmidir. Bu kısımlardan başka dördüncü kısım
vardır ki, bu da Allahü teâlânın ilmidir. Bu ilme, ilm-i meknûn (sır ilmi) de denir. Bu ilmi,
Allahü teâlâdan başka kimse bilmez. Hadîs-i şerîfte buyruldu ki: "İlim Çin'de de olsa
alınız." Başka bir hadîs-i şerîfte ise; "Ümmetimin âlimleri, İsrâiloğullarının
peygamberleri gibidir." buyruldu.
"Her beldeye tabîb-i hâzık olan bir âlim lâzımdır. Bu âlim sebebiyle insanlar tedâvî olup,
dertlerine derman bulur. Bu âlimi terk edenler, ilacı terk etmişler demektir. Böyle kimselere
lâyık olan, hastalık içinde bulunmaktır. Enfâl sûresi 12. âyet-i kerîmesinde meâlen buyruldu
ki: "Eğer Allahü teâlâ, ezelî ilminde onlarda hayır ve saâdet takdîr etmiş olsaydı, onlara
hakkı işittirirdi." Yâni Allahü teâlâ onları hayırlı eyleseydi onlara hayrı işittirirdi.
Evliyalar Tarihi - 4
- 8787 okuma
Gözde içerik
Bugün:
- Kürtçe - Türkçe Sözlük
- Bulmaca Sözlüğü
- Türkçe - Kürtçe Sözlük
- UYUŞTURUCU HAKKINDA HERŞEY
- Excel Kullanımı ( Elektronik Tablo) ve Formüller
- Mİcrosoft Office Word Kullanımı
- Genel Türk Tarihi - OSMANLI İMPARATORLUĞU KRONOLOJİSİ 1299 - 1924
- PROGRAM KIRMA YÖNTEMLERİNİN EĞİTİM AMAÇLI İNCELENMESİ
- Türkçe - Lazca / Lazca - Türkçe Sözlük (1. Bölüm)
- Tarih - Bilim - İlim - Buluşlar - Matematik - Geometri
Tüm zamanlar:
Son görüntülenme:
- Kürtçe - Türkçe Sözlük
- PROGRAM KIRMA YÖNTEMLERİNİN EĞİTİM AMAÇLI İNCELENMESİ
- Yeni Bilgisayar ve Teknoloji Bilgileri / Haberleri / Testleri / İncelemeleri
- Peygamberler Tarihi - Hz Muhammed Aleyhisselam - 6. Bölüm
- Peygamberler Tarihi - Hz Muhammed Aleyhisselam - 9. Bölüm
- Bilgisayar - Yazılım - PHP
- Peygamberler Tarihi - Hz Muhammed Aleyhisselam - 10. Bölüm
- BİLGİSAYARIN TARİHÇESİ
- Türkçe İmla Kılavuzu - Türk Dil Kurumu
- İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI'NDA İNÖNÜ'NÜN DIŞ POLİTİKASI
- Araştırma - İntihar - Irk diye Bir Şey Yok - Hayvanlar Düşünüyor - Kadınlar Daha Zeki
- İletişim Sorunları
- Genel Türk Tarihi - İlk Müslüman-Türk Münasebetleri ve Türklerin İslâmiyete Girişi
- Biyodizel (Biodizel) Yakıt Bilgileri
- SAGLIK - BEBEK - Alt bezi İsiliklerini Önlemek
- İNKILAP TARİHİ NOTLARI
- BİLGİSAYAR AĞLARI - 1. Bölüm
- iletişim - iş Başvurularında iletişim
- Bağımlılık Yapan Maddeler
- Kim Kimdir? 1. Bölüm
Yeni yorum gönder