Evliyalar Tarihi - 12

SEYYİD VELÂYET;
Anadolu'da yetişen büyük velîlerden. Sevgili Peygamberimizin mübârek soyundan olup, ismi,
Seyyid Velâyet bin Seyyid İshak’tır. Silsile-i nesebi, Seyyid Muhammed Bâkır bin
Zeynel’âbidîn’e kadar ulaşmaktadır. 1451 (H.855) senesinde Bursa’ya bağlı Kırmasti
kasabasında doğdu. 1522 (H.929) senesinde İstanbul’da vefât etti. Evinin yakınında bulunan
mescidin bahçesine defnedildi.
Zamânının âlimlerinden, aklî ve naklî ilimleri tahsîl etti. Hadîs ilmini Molla Gürânî’den
okudu. Âşıkpaşa evlâdından Şeyh Ahmed hazretlerine talebe oldu. Onun hizmetinde bulunup

feyz aldı ve yüksek mânevî derecelere kavuştu. Hocası Şeyh Ahmed’in kızıyla evlendi.
Tasavvuf yolunda kemâle erdikten sonra, Allahü teâlânın dînini ve Peygamber efendimizin
güzel ahlâkını insanlara anlatmak husûsunda icâzet alıp, bu işle vazifelendirildi. 1475
senesinde hacca gitmek için yola çıkınca, Mısır’a uğradı. Orada Şeyh Seyyid Vefâ bin Seyyid
Ebû Bekr hazretlerinin de sohbetlerinde bulundu. İrşâd, insanlara hak ve hakikatı anlatmak
için icâzet aldı. Mekke-i mükerremede Şeyh Abdülmu’tî ile karşılaşıp, âlimlerin ve tasavvuf
ehli zâtların bulunduğu bir mecliste, Esmâ-i hüsnâ okumağa icâzet aldı. Bu yolculuğu
esnâsında, annesi İstanbul’da vefât etti. Babası da 1481 senesinde İstanbul’da vefât edip,
oturduğu evin bir köşesinde defnedildi. Babasının vefâtından kırk iki gün sonra, Fâtih Sultan
Muhammed Hân vefât etti.
Seyyid Velâyet, ilk hacca gidişinden başka, iki defâ daha hac ibâdetini yerine getirdi. Üçüncü
gidişi, Yavuz Sultan Selim Hânın pâdişâh oluşunun ikinci yılında idi. 73 yaşına vardığı
sırada, İstanbul’da vefât etti. Cenâze namazında, âlim ve sâlih birçok kimse bulundu.
Şeyhülislâm Zenbilli Ali Cemâlî Efendi cenâze namazını kıldırdı. Vasiyeti gereği, evinin
yakınında bulunan mescidin bahçesine defnedildi. Derviş Muhammed adındaki oğlu,
vefâtından sonra onun yerine irşâd vazifesiyle vazifelendirildi. O da 1535 (H.942) senesinde
vefât etti ve babasının yanına defnedildi.
Seyyid Velâyet, zâhirî ve mânevî ilimlerde yüksek derece sâhibi, âlim, fazîletli bir zât idi.
Derin ilmi ve tasavvuftaki yüksek derecesiyle etrâfına yıllarca feyz verdi. Sultanlar ve vezîrler
onu ziyârete giderlerdi. Bereketli ve feyzli sohbetleriyle, binlerce insanın Allahü teâlânın
rızâsına kavuşmalarına ve kemâle ermelerine vesîle oldu.
Yüksek hâller ve kerâmetler sahibi olan Seyyid Velâyet hazretleri, herkese iyi davranır, güler
yüzlü ve hoşsohbet idi.
Nakledilir ki: Seyyid Velâyet, hac ibâdeti için Arafat'ta bulunduğu sırada, Şeyh Ahmed
Mahmûd da yanında idi. Bir ara Şeyh Ahmed Mahmûd ona; "Bugün imâmın sağında kim
bulunuyorsa, zamânın kutbu odur" dedi. Seyyid Velâyet namazı kıldıktan sonra, imâmın sağ
yanında bulunan zâta dikkatlice baktığında, Bursalı Mevlânâ Ayas hazretleri olduğunu gördü.
Hicâz'dan döndüğünde, Bursalı sâlihlerden biri onu ziyârete gelip, bu sene Arafat'ta imâmın
sağında kimin bulunduğunu tesbit edip, edemediğini sordu. Seyyid Velâyet de; Şeyh Ahmed
Mahmûd hazretlerinin hatırlatması üzerine tesbit ettiğini ve Bursalı Mevlânâ Ayas
hazretlerinin olduğunu söyledi. O akşam çok hastalandı, hayattan ümîdini keser gibi oldu.
İyileşip, sabahleyin kendini toparlayınca, o sâlih kişiyle berâber Mevlânâ Ayas hazretlerini
ziyârete gitti. Duâsını almak istiyordu. Huzûruna varıp elini öptükten sonra oturdu. Mevlânâ
Ayas ona sert bir şekilde bakıp; "Neden benim gizli hâlimi başkalarına yaydın. Dilini ve
gözünü bu işten korumadın. Ben, bu gece senin vefâtın için üç kere Allahü teâlâya duâ edip
yöneldim, her seferinde Resûlullah efendimizin azîz rûhu benimle duâmın arasına perde oldu.
Bu sebepten senin nesebinin temizliğini kesin olarak bilmiş oldum" dedi. Seyyid Velâyet,
Mevlânâ Ayas'tan özür dileyip, özürü kabûl edildi ve bunun üzerine ellerini öpüp hayır
duâsını aldı.
Seyyid Velâyet hazretleri, vefâtından iki yıl kadar önce ağır bir hastalığa tutulmuştu. Dostları
ve talebeleri ondan ümidlerini kesmişlerdi. O sırada gözlerini açıp onlara; "Üzülmeyin
dostlarım. Bugün, sabah güneş doğduktan sonra, ölüm meleği Azrâil aleyhisselâm, Müftî Ali
Çelebi'nin sûretinde bana geldi. Rûhumu teslim alacağını zannettim ve teslimiyet içinde
ölüme hazırlandım. Azrâil aleyhisselâm bana; "Hayır, rûhunu almağa değil, seni ziyârete
geldim" diye tesellî ettikten sonra gitti" dedi. İki yıl daha yaşayıp, sonra bu fânî âlemden
ayrıldı.
Seyyid Velâyet'in sohbet meclisinde bir gün, SünbülSinân Efendinin hastalanıp, birkaç gün
sonra da vefât ettiği haberi söylendi. SeyyidVelâyet bu sözü kabûl etmeyip; "Hayır, Sünbül
Efendi benden sonra vefât edip, benim namazımı kılacaktır." buyurdu. Buyurduğu
gibi,Sünbül Efendi vefât etmemişti. Ondan sonra vefât edip, cenâze namazında bulundu.
Pîrî Mehmed Paşa, İstanbul'da büyükçe bir dergâh yaptırmış ve içinde de Şeyh Cemâl
Efendiyi oturtmuştu. Rebî'ul-Evvel ayı olunca, mevlid okutmak üzere geniş hazırlık yaptı ve
yaptırdığı dergâhta, o geceyi tes'îd için âlim ve sâlih kişileri dâvet etti. Sohbet esnâsında
Seyyid Velâyet başını kaldırıp, bir müddet düşünüp, murâkabe ettikten sonra; "Bu dergâh,
Cemâl Efendinin vefâtından sonra medrese olup, aslâ dergâh olmayacaktır." buyurdu. Sağ
kalanlar, bu kerâmetini gördüler. Şeyh Cemâl Efendi vefât edince, dergâhı medreseye
çevrildi.
01!&.'.)&< >%31-1D1!
Nakledilir ki: Sultan İkinci Bâyezîd Hân, ömrünün sonuna yakın; "Yerime, en lâyık olan
Yavuz Sultan Selim’dir. Sağlığımdayken saltanat vazifesini ona vereyim" diye, onu İstanbul’a
dâvet etti. Ancak Şehzâde Sultan Ahmed’in sevenlerinin ısrâr etmesi üzerine, İkinci Bâyezîd
tereddüde düştü. Bunun üzerine Yavuz Sultan Selim, sâlih ve âlim zâtlardan yardım ve duâ
istedi. Bu sırada Seyyid Velâyet ile de görüşmek istedi. Fakat Seyyid Velâyet onunla
görüşmeyi kabûl etmedi. Şehzâde Yavuz Sultan Selim’in ısrârı üzerine görüştü. Yavuz Sultan
Selim, Seyyid Velâyet hazretlerinden duâ istedi ve pâdişâh olup, olamıyacağını sordu. Seyyid
Velâyet bir müddet cevap vermedi. Sonra; "Üzülmene lüzûm yok. Saltanat yakında sana
nasîb olacaktır. Ancak, pek uzun sürmeyecektir" buyurdu. Dediği gibi olup, Yavuz Sultan
Selim’in pâdişâhlığı sekiz yıl sürdü.
1) Şakâyik-ı Nu'mâniyye Tercümesi (Mecdî Efendi); s.352
2) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.2, s.281
3) Sicilli Osmânî; c.4, s.609
4) Tâc-üt-Tevârih; c.2, s.578
5) Sefînet-ül-Evliyâ; c.5, s.248
6) İslâm ÂlimleriAnsiklopedisi; c.14, s.310
SEYYİD YAHYÂ EFENDİ;
İstanbul velîlerinden. İsmi, Yahyâ Efendidir. Seyyid olup soyu Peygamber efendimize ulaşır.
İstanbul'da 1711 (H.1123) yılında doğdu. 1784 (H.1198) târihinde İstanbul'da vefât etti.
Karacaahmed yakınında Seyyid Muhammed Ensârî mukâbilinde (karşısında) defn edilmiştir.
Babası Ocak çavuşlarından idi. Kendisi deAğa kapısı kaleminde çalıştı. Baş halife olup
buradan emekli oldu. Aksarayî Kâtibzâde Mustafa Efendiden ve Mustafa Şükrü Efendiden
hat dersi almıştır.
Seyyid Yahyâ Efendi İstanbul'daki evliyânın büyüklerinden Mehmed Emin Tokâdî
hazretlerinin talebesi olmakla şereflendi. Seyyid Yahyâ Efendi talebeliğe kabul oluşunu şöyle
anlatır: 1727 senesinde on altı yaşında iken babam vefât etti. Ben yetim, kimsesiz ve fakir
kaldım. Semtimizde oturan KâtibzâdeMustafa Efendiden hat, yazı dersi almaya başladım.
Sülüs yazıyı öğreniyordum. Kocamustafapaşa Dergahına gitmek âdetim olduğundan, yine bir
Cuma günü ezândan yarım saat önce oraya gittim. Şadırvanda abdest tâzeleyip etrâfı
seyretmeye başladım. Bu esnâda mübârek yüzlü bir ihtiyâr geldi. Koynunda yazı cüzdanı
vardı. Kollarını sığadı, şadırvandan abdest almaya başladı. Ben de abdest havlumu hazırlayıp,
abdest alınca kurulanması için tuttum. Alıp sildikten sonra bana duâ etti. "Evlâdım kimsin,
kimden hat dersi alıyorsun?" diye sorunca, bir mikdâr konuştuk. Bu sırada ezân vakti
yaklaşmıştı. "Evlâdım sana bir şey söyliyeceğim, kabûl eder misin?" dedi. Ben de; "Başüstüne
efendim." dedim. "İnşâallah önümüzdeki Pazartesi günü seni, Ayasofya Câmiinin Meyyit
kapısı karşısındaki berber dükkanında, öğle namazından sonra beklerim. Senin din ve dünyân
için hayırlı sözlerim vardır." dedi.Sonra vedâ edip namaz için câmiye girdi.
Pazartesi günü olunca, büyük bir heves ve heyecanla söylenilen yere gittim. Bahsettiği berber
dükkanına birkaç adım kala, o görüştüğüm zât berber dükkanından çıkıp yanıma geldi.
"Oğlum, senin sahibin, hocan varmış. İnşâallah en kısa zamanda bizden daha üstününe
kavuşursun. Kusura bakma sana zahmet oldu. Buraya kadar geldin." dedi. Bunun üzerine ben
de elini öpüp geri döndüm.
Aradan bir ay ve birkaç hafta geçti. Bir Salı günü, hat dersi aldığım Kâtibzâde Mustafa
Efendiden hat tâlimi için derse gittim. İçerdeki talebelerin çokluğundan oturacak yer
kalmamıştı. Hoca Efendi hat dersi vermekle meşgûl iken, bir ara yanındaki pencereden dışarı
baktı. Halîfesi Eniştezâde Ali Efendiye; "Emîn Efendi hazretleri geliyor karşılayın!" deyince,
aşağıya inip karşıladılar. Hürmetle merdivenden çıkarıp odaya getirdiler. İçeri girince hoca
efendi elini öptü. Çok kalabalık olduğu için gelen zât, ocağın yanına oturdu.Ben tam karşısına
denk geldim. Herkese dikkatle baktıktan sonra, bana da dikkatle bakıp; "Molla Yahyâ gel
çubuğumu doldur." buyurdu. Hemen kalkıp tütün çubuğunu doldurup verdim. Tekrar yerime
oturdum. Sonra kahve geldi, kalkıp kahveyi de alıp ikrâm ettim. Yine yerime oturdum.
Hepimiz dikkatle sohbetini dinliyorduk. Sohbet sırasında, Sultan Süleymân Hânın İstanbul'a
getirdiği lezzetli suyun akıtılması için binlerce kuyu kazdırmasına rağmen muvaffak
olunamadığına üzülüp, herkesten himmet ve duâ talebiyle kıyâfet değiştirip dolaştığından
bahsolundu. Sultan Süleymân Hâna, bir zât, ancak bir âşık-ı sâdıkın duâsını almakla bu işin
mümkün olacağını, o âşık-ı sâdıkın murâdını yerine getirirse, kendi murâdı da yerine
geleceğini söylemiş. O da bunu yapıp, âşık-ı sâdık olan zâtın duâsını alarak çok hayra sebeb
olmuştur diye anlattılar. Sonra sohbete devâm etti. Sohbet sırasında küçük-büyük herkes
ağladı.
Sonra bana yine önceki gibi; "Gel çelebi çubuğu yerine koy." buyurdu. Ben de çubuğu koyup
mübârek elini öperken elimi öyle bir sıktı ki, bu esnâda vücûdumda bir ürperme oldu ve
kalbim yanmaya başladı. Bir saat kadar kalbimin çarpması, yanması devâm etti. Bu
tasarrufunu nice zaman sonra anladım. Kapıdan uğurladıktan sonra, hoca efendi bana; "Bu zât
kimdir bilir misin" dedi. Hayır bilmem diyerek öğrenmek istedim. "Bu zât Tokatlı Mehmed
Emîn Efendidir. Allah'ın evliyâ kullarından olduğunda kimsenin şüphesi yoktur. Hattâ sana
(hiç görmediği ve tanımadığı hâlde) isminle hitâb edip hizmetinde bulundurmasının bir
hikmeti olduğuna alâmettir. İnşâallah netîcesini görürsün." diyerek beni müjdeledi. İnşâallah
deyip safâ ile evime gittim. Anneme o mecliste olanları anlatıp; "Bu gün evliyâullahdan bir
zâtı gördüm ve hizmetinde bulundum." dedim. Bundan sonra günlerce büyük bir sevinç
içinde dolaştım.
Aradan bir iki ay geçmişti. Bir gün Bâyezîd'e giderken, yolda Mehmed Emîn Efendiye
rastladım. Hemen koşup elini öptüm. Hâlimi-hatırımı sorduktan sonra; "Meşke, yazı yazmaya
gidiyor musun, hocana selâm söyle." buyurup yanımdan ayrıldı. Benim kalbimde yine önceki
gibi bir huzur ve safâ peydâ olup, bir iki gün böyle devâm etti. Bu hâdiseden sonra da aradan
bir ay geçti. Bir sabah erkenden çıkıp, mahallemizde bir berber dükkanına girdim. Oturur
oturmaz ak sakallı ve burma sarıklı bir zât içeri girip selâm verdi. Yanıma oturup hatırımı
sorduktan sonra; "Bir dostunuz size selâm eder ve sizi isterler. Buyurun gidelim!" dedi. "O
dostum kim? Sen kimsin?" demek hatırıma gelmedi. O anda içime bir şevk, bir arzu düşüp,
hemen kalkıp o zâtla yola çıktım. Zeyrek'de, Çini hamamın önüne gelince, bana; "Siz
hamama girip guslediniz, ben sizi kapıda beklerim" dedi. Yine sebebini sormak hatırıma
gelmedi. Hamama girip bir müddet sonra çıktım. Tekrar yola devâm ettik. Zeyrek ardında,
Filyokuşu'nda bir kapıyı çaldı. Bir hizmetçi çıkıp kapıyı açtı. Biz de içeri girdik.
İçeri girdiğimizde, bir zât seccâde üzerinde kıbleye karşı oturuyordu. Beni getiren zât
karşısına varıp, elini öpünce ben de varıp elini öpmek için elimi uzattım. O anda mübârek
gözlerini açıp; "Geldiniz mi?" dediğinde, huzûrunda bulunduğum zâtın, hat dersi aldığım
hoca efendinin evinde gördüğüm Mehmed Emîn Efendi olduğunu gördüm. Sevinçle elini
öpüp huzûruna oturdum. Beni dâvet eden zâta da; "Gel HacıHalîl, sen de otur." buyurdu. O da
gelip oturunca, ona duâ edip; "Hacı Halîl Efendi! Bu çocuğu hocasında gördüğüm gündenberi
Resûlullah efendimizden bize vermelerini ricâ ederim. Allahü teâlâya hamd olsun, kabûl ve
ihsân buyurup verdiler. Telef olmadı." dedi. Ben o sırada bu sözleri anlayamamıştım. Sonra
bunu defâlarca dostlarıma anlattığımda anlıyabildik.
Mehmed Emîn Efendi ile berâber yemek yedik. Yemekten sonra ikindi vaktine kadar kaldık.
"Senin evinde kimin var?" buyurdu. Ben de; "Efendim, bir sene önce babam vefât etti. Bir
annem ve altı yaşında bir erkek kardeşim var." dedim. Bize izin verip; "Yarın sabah gene
gel." buyurdu. Elini öpüp ayrıldım. Eve varınca anneme bu hâdiseyi anlattım. Memnûn olup;
"Hak teâlâ seni yetim ve kimsesiz bırakmaz. Sana bir ata ihsân eylemiş. İnşâallah
terbiyeleriyle nasîblenirsin" diye duâ etti.
Ertesi gün annemden izin isteyip huzurlarına vardım. Annemin bana yaptığı duâyı söyleyip
hürmetlerini arzedince, o da ağlayıp vâlidemin duâsının kabûl olunması için duâ buyurdular.
İlk günkü gibi ikindiden sonra yanlarından ayrıldım. Her gün sabah erken gelip, ikindiden
sonra ayrılıyordum. Böylece aradan kırk gün geçti. Sonra bana sarf ve nahiv okumaya başlatıp
ezberlettiler. O derece hizmetlerine alıştım ki, sanki on senedir bu işleri yapıyormuş gibiydim.
Mehmed Emîn Efendi ekseriyetle bana Reşehât kitabını okutup, dinlerdi. Bâzan da okunan
yerleri açıklar, îzâh ederdi. Ben okurken, ekseriyetle kendisinde istigrak, kendinden geçme
hâli vâki olurdu. Bu hâl uzayınca, uykuları bastırdı zannedip okumayı keserdim. Derhal
gözlerini açıp; "Oku! Niçin kesdin?" buyururdu. Bu hâl üzere Reşehât kitabını yetmiş-seksen
defâ başından sonuna kadar okuyup bitirdik. Böylece çok yerini ezberlemiştim. Bir gün Cuma
namazını kılmak üzere evden çıkıp, berâberce Ayasofya Câmiine gittik. Namaz vakti
yaklaştığından câmiye girdik. Namazı kıldıktan sonra, câmiin Meyyit Kapısı tarafından dışarı
çıkıp, hizâsındaki berber dükkanına girdik. Dükkanda bulunanlar ayağa kalkıp elini öptüler.
Gördüm ki beni Kocamustafapaşa dergâhında görüp, bu berber dükkanına dâvet eden, kalb
gözü açık, ihtiyâr zât da oradaydı. O da derhal kalkıp Mehmed Emîn Efendi ile kucaklaşıp
müsâfeha yaptı. Herkes oturdukdan sonra, daha önce o berber dükkanına çağıran zâta hitâben,

Yeni yorum gönder

  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <b> <center> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.
  • Use <!--pagebreak--> to create page breaks.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
Güvenlik kodunu yazıp yorumunuzu gönderin.
Not: Yorumlarınız yönetici onayından sonra eklenecektir.
Image CAPTCHA
Copy the characters (respecting upper/lower case) from the image.