BAZI HADİS MESELELERİ
1- KUR'ÂN VE SÜNNET ARASINDAKİ MÜNASEBET
Açıklama:
Asıl konuya geçmeden önce, mühim bir noktayı belirtmek isteriz: İslâm Dinî vahye dayanır, bu sebeple ilâhî ve semâvî bir dindir.
İnsanların karşılaşacağı her çeşit meseleyi çözüp hükme bağlayacak zenginliğe sâhiptir. Gelişen beşerî şartlarda farklı tarih ve
coğrafyalarda, değişen teknik teçhizat içerisinde, bidâyette olmayan, ilk kaynaklara girmeyen yeni vak'a ve durumları da İslâm,
kıyâmete kadar, çözmeye hazırdır. Zira bunları çözmede başvurulacak usul denen genel prensipler koymuştur. Şimdilerde bunlara
metodoloji de diyoruz. Özünü Kur'ân ve Sünnet'te bulan bu metodolojiye uyularak ortaya konan her mesele, yine ilâhîlik ve
semâvîlik vasfını taşır. Buna müracaat edilmeden getirilen her çözüm "arzî" ve "beşerî"dir, semâvî ve ilahî değil.
Zamanımızda, Batılılaşan espriler, Batı'da olduğu gibi, içtimâ problemleri belirtilen dini mekanizmaya riayet etmeden ferdî-beşerî
düşüncelerle çözüp, icabında, buna dinî bir etiket de vurmaya, "Dinin hükmü bu olmalıdır" demeye kalkıyorlar. Bu davranış, dinin
arzîleştirilmesidir. İslâmî usule, dinî mekanizmaya uymadan atılan her adım, getirilen her çözüm gayr-ı İslâmî'dir. Meselelere dinî
çözüm bulmak bir ihtisas işidir. Bunu yapacak kişide, başta ilim, birçok hususî vasıflar aranır.
Bu sebeple, ankette sorulan sorulardan bazılarına cevap verirken şahsî kanaatimizi değil, İslâmî usule uyarak, âlimlerin Kur'ân ve
Sünnet'e dayanarak beyân ettikleri esasları kaydedeceğiz. Bu mevzuları, İslâmî yaklaşımla işleyen herkesin yapacağı şey budur.
Söyleyecekleri de -ifâde yönüyle farklı olsa bile- mefhum olarak neticede aynıdır. Çünkü İslâm kıyâmete kadar aynı kalacak olan
hak dinidir. Kur'ân ve Sünnet'in temel meselelerde görüşü değişecek değildir. Şu veya bu maksadla, her devirde onu bozmaya
semâvîlikten çıkarıp arzîleştirmeye çalışanlar çıkmıştır ve çıkacaktır da. Ancak, hepsi boşadır. O, Allah'ın nûrudur, parlatacak
olan, muhâfaza edecek olan O'dur, O'nun şanı yüce, ilmi muhit, kudreti her şeye yeterlidir, va'dinde hulf yoktur, çünkü âciz
değildir.
Kur'ân İslâm'ın Anayasasıdır:
Dinimizin iki ana kaynağı vardır: Kur'ân ve Sünnet. Kur'ân lafzı ve mânasıyla âlemlerin Rabbi ve yaratıcısı, terbiye ve idâre edicisi
olan Cenâb-ı Hakk'ın kelamıdır. İslâm Dinî'nin Kanun-i Esasisi yani Anayasası'dır. Bir mü'minin hayat rehberidir. Dünya ve
ahiretimizi ilgilendiren, maddî ve mânevî hayatımıza giren her meseleye onda yer verilmiş, en güzel istikamet gösterilmiştir:
"(Ey Muhammed) Sana her şeyi açıklayan ve müslümanlara doğruyu gösteren bir rehber, rahmet ve müjde olarak Kur'ân'ı
indirdik" (Nahl: 16/89);
"Kitap'ta Biz, hiçbir şeyi eksik bırakmadık" (En'âm: 6/38).
Takdir edileceği üzere insan hayatını ilgilendiren meseleler o kadar çoktur ki, bunların hepsine yeterli açıklıkta temas eden bir
kitap onbinlerce sayfayı, yüzlerce cildi bulması gerekir. Halbuki Kur'ân altıyüz sayfalık bir hacme sâhiptir. İnsanın dünyevî ve
uhrevî her meselesine nasıl yer vermiş olabileceğini haklı olarak sorarız.
Kur'ân her meselemize yer verir, ancak, hepsini aynı açıklıkta yapmaz. Tıpkı bir anayasa gibi. Anayasa, bir devletin muhtaç
olduğu, ferdî, içtimâî, beynelmilel her çeşit meseleye yer verir. Ancak bunu, herkesin anlayıp tatbîk edeceği kanun maddeleri
halinde yapmaz; prensipler, temel esaslar, ana istikametler tesbiti şeklinde yapar. Bu esaslara uygun olarak çıkarılacak kanunlar,
kararnameler, nizamnâmeler (tüzükler, yönetmelikler, yönergeler), emirler, tamimler, tavzîhler vs. içtimâ hayatın her meselesini
aydınlatmaya çalışır. Kur'ân'da böyle... İçerisinde, çoğu kere ana esaslar, tevcihler, prensipler var; bazan imâlar, işaretler var.
Açıklamaya fevkalade muhtaç mübhem ifâdeler bazan da gündüz aydınlığı kadar açıklığa kavuşturulmuş -bir başka tafsile, ilaveye
imkân tanımayan- beyanlar var. Bunların ötesinde, sıkça yer verilen tekrarlar var.
Bütün bu vasıflarını göz önüne alan İslâm ümmetinin Kur'ân hakkında ittifakla verdiği hüküm, O'nun dinimizin yegane kaynağı,
değişmez anayasası olduğudur.
Vahiy Nedir?
Konumuzun açıklığa kavuşması için, vahiy nedir açıklayalım. Vahy, kelime olarak, bir sözü gizlice fısıldamak mânasına gelir.
Istılah olarak, Allah'ın insanlara olan tebligatını, muhtelif yollarla peygamberlere bildirmesidir. Vahy kelimesinin, Kur'ânî
Kerîm'de, irâde-i ilâhiyenin şuurlu ve hatta şuursuz mahlukata intikal ettirilmesi mânasında daha geniş bir kullanılışına şâhid
olmaktayız. Nitekim Allah'ın "arı"ya (Nahl: 16/68), Hz. Musa'nın annesine (Kasas: 28/7), Hz. İsâ'nın Havârilerine (Mâide: 5/111),
"Melaike"ye (Enfal: 8/12), "Arza" (Zilzâl: 99/5), "Semâvât"a (Fussilet: 41/12) vahyi söz konusudur. Tâbirin bu çok buutlu
kullanılışından, bütün mahlukatın kıyam ve devamında tâbi oldukları kanunların onların fıtratına konulmasının tesâdüfi olmayıp
ilâhî irâde ile olduğu ve bu yüce hakikatın vahy keyfiyyetiyle ifade edildiği sonucuna varılabilir. Kelam, tefsîr ve hatta usul
kitaplarımızda yer verilmiş olan bu konunun teferruatına girmeyeceğiz.
Asıl konumuz olan Peygamberimiz (aleyhisselâtu veselâm)'e gelen vahye dönmek gerekirse hemen şunu belirtelim ki, vahyin
gerçek mahiyeti, mekanizması insanlarca meçhuldür. Kitaplarda, vahiy gelirken tezâhür eden bazı hallerle ilgili tasvirlerden öte
fazla bir bilgi verilmez. İlah'tan beşere muhâberevî bir irtibat diye tavsîf edebileceğimiz vahy'in farklı şekillerde cereyan ettiği de
bir gerçek. Umumiyetle başlıca dört farklı şekilde vahiy cereyan ettiği açıklanır:
1- Rüya yoluyla vahy: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), ilahî irâde ile alâkalı bir kısım hakikatı rüyasında görür ve öğrenir.
2- İlham yoluyla: Bu, vahiy muhtevasının peygamberin içinden, kendiliğinden doğması şeklinde ortaya çıkar. Cenâb-ı Hakk,
peygamberler, yakaza denen uyanıklık ve şuur hâlinde iken teblîğ etmek istediği şeyi kalplerine atar. Resûlullah (aleyhissalâtu
vesselâm)'ın, Kur'ân dışındaki bütün sözleri bu gruba girer. Bu çeşit vahye vahy-i gayr-ı metluv denir.
3- Kitap yoluyla: Burada ilahî tebliğât, yazılı olarak gelir. Nitekim Tevrat, Hz. Musâ (aleyhisselam)'a yazılı levhalar hâlinde
gelmiştir.
4- Melek vâsıtasıyla: Burada ilâhî emirleri Allah'la peygamber arasına giren bir melek getirir. Melek tarafından tilavet buyrulduğu
(okunduğu) için buna vahy-i metluv denir. Vahiyde peygamberlere doğrudan ilâhî hitap söz konusu olmaz. Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm) için sâdece Mirâc'ta bu vâki olmuştur, istisnâî durumdur. Bunun dışında Kur'ân'ı vahiyler, hep melek
vasıtasıyla olmuştur.
Yukarıda işâret ettiğimiz âyetler ışığında, Allah'tan mahlukata intikâl ettirilen her çeşit duyurma işine vahy diyebileceksek de,
bunun en yüce mertebesi vahy-i metluv dediğimiz Kur'ân vahyidir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın hayatında bu vahy, gayri
metluv kısmından pek kesin ve bâriz hatlarla ayrılmıştır. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı başlangıçta korku, endişe ve
sıkıntıya sevkeden vahiy de budur. Mahiyetini hiç bilmediği bu vahyi karşılayıp istikbal etmeye ilahî terbiye ile hazırlama safhası
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'ın risâlet hayatının en sıkıntılı dönemini teşkîl eder. İntihara niyet ve azmetmesiyle ilgili
rivâyetler bu sıkıntının derecesini anlamada yardımcı olur.
Şu halde, sünnet'e vahiy'dir diyen âlimlerimizin ifadelerini yanlış anlamamak için Kur'ân vahyinin her bakımdan başkalığının iyi
bilinmesi gerekir. Peygamberimiz (aleyhissalâtu vesselâm)'da bu vahyin tâlimi, tebliği muhâfazası için müstesna bir gayret ve itina
göstermiştir.
Sünnet Nedir?