M.Ö. Tarihi - Hititler

Hititler - Zeus - Leda

Gizemli bir başlangıç ile gizemli bir son arasında Hitit tarihini bilmek, önce Anadolu sonra dünya tarihini anlamak için çok önemli: Hititleri ayrıntılı biçimde ele almak ve varsayımlara, mitolojilere, zaman kopukluklarına yaslanmadan anlatmak, neredeyse olanaksız. Bunun öncelikle bilinmesi gerekiyor. Başka bir gerçek de, Hititlere ilişkin sağlam ve güvenilir verilerin, sürdürülen arkeolojik çalışmalar nedeniyle, adeta dev boyutlara ulaşmış olması. Hititlerin binlerce yıl, hatta tarihi çağlardan önce Anadolu'da ilk büyük imparatorluğu kurmasıyla, etnik ve dil kökeni sorununun henüz çözülememesi, bu iki uç nokta arasında duran sorunlu belirsizliğin en iyi örneği sayılıyor.
Temel görüntü çerçevesinde, Hititlerin Anadolu'ya dışarıdan göç ettikleri düşünülüyor. Ancak, göç tarihleri ve nereden göçtükleri konusu yeterince aydınlığa kavuşturulamamış durumda. Kabul gören varsayımlar arasında ilk sırayı, M.Ö. 2000 yıllarında Karadeniz'in kuzeyinden başlayıp Kafkasya üstünden Anadolu'ya girdikleri tezi alıyor. Hititler Anadolu'ya geldiklerinde, yerleştikleri Kızılırmak yayı içinde, "Hatti" ülkesinde ve "Hattiler" denilen bir başka halk ile karşılaşıyorlar. Hattiler, Anadolu'nun "yerli" halkı sayılıyor ve dilleri "Hint-Avrupa" kökenli değil. Oysa Hititlerin, özellikle dilleri yönünden "Hint-Avrupalı" bir kavim olduğu biliniyor. Hattiler, yeni gelenlerden daha yüksek bir kültür düzeyindeydiler. Örneğin, "güneş kursu" diye anılan tunçtan yapılmış dinsel simgelerinde orta bölümün güneşi, etrafındaki tomurcukların da gezegenleri betimlemesi, Hattilerin ne denli bir yüksek kültüre eriştiklerini göstermesi bakımından çok önemli.
Burada kısa bir ara verip, dönem ve süreç hakkında kısa bilgiler vermek gerekiyor. Dönem M.Ö. 2000'li yıllar, başka bir deyişle "Orta Tunç Çağı" idi. İnsanlığın kültürü, henüz Taş Devri'nin (Kalkolitik) birikimlerine dayanıyordu. İnsanlık madenlerle bile yeni yeni tanışıyordu. Biraz daha geriye gittiğimizde, insan, diğer hayvanlar gibi avcı-toplayıcı yaşam şekillerinden tarımsal üretim biçimine (Neolitik, M.Ö. 10.000-7000) geçeli pek az olmuştu. Bu durum, insanın kendi ürettiği maddi kültür aracılığıyla doğal evrimden bir ölçüde sıyrılıp, özel bir kültürel evrimi başlatması anlamına geliyordu ve öteki canlıların tümünü doğrudan etkiliyordu. Yani insan, her alandaki sorunlu durumda, yeni teknolojiler geliştiren bir varlık konumuna yükseliyordu.
Böylece, Neolitik öncesinden başlayıp günümüze kadar gelen kültürel evrimleşme, Konya yakınlarındaki Çatalhöyük (M.Ö. 9000) ile ilk önemli atılımını Anadolu'dan başlatıyordu. İnsanlığın başlattığı bu yeni ve eşsiz "maddi" değişim, Mısır ile Afrika'dan, Sümer, Babil ve Asur ile Mezopotamya'dan, Hitit ile Anadolu'dan geleceğe doğru sürüyordu. Hititler bu açıdan, özellikle bizim için çok önemli.

Tarihçi J.G. Macqueen'e göre, Hititlerin, kökleri Neolitik döneme kadar uzayan yönlerinden birisi de inançları ya da dinleriydi."Hitit gücünün yükselmesiyle birlikte, eskiden küçük tarım topluluklarının koruyucuları olan tanrılar, hızla kendilerini sarayın ve imparatorluğun koruyucuları olarak buldular. Hititlerin gözünde tanrılar efendiydi; insanın amacı, tıpkı hizmetçinin efendisine yaptığı gibi, onlara hizmet etmekti. Karşılığında tanrı da iyi bir efendi gibi, toplumu hastalık, kıtlık ve düşman saldırılarına karşı koruma sağlar ve dinsel görevlerini ihmal eden kötü hizmetçilerini de cezalandırırdı". Ne yazık ki Hititler, tanrıların bu koruması konusunda yanılmışlardı. Hititlerin gizemli yok oluş öyküsünde, belki de bu yanılgının bir ölçüde payı vardı. Prof. Dr Füruzan Kınal, Geç Hitit Beylikler dönemi için bile şöyle söylüyordu: "Bilhassa dini inanışlar, bu devirlerde daima dinin emrinde çalışan sanat anlayışları ile kültür bakımından Büyük Hititlerin bir devamıydı".
Orta Tunç Çağı'nda Anadolu'ya damgasını vuran bir başka belirleyici özellik de, Mezopotamya ile olan ticaret ilişkisiydi. Bunun tüm insanlık için ayrıcalıklı bir başka yanı da, Prof. Dr. Veli Sevin'in anlatımıyla, "yazı"nın ortaya çıkmasıydı. M.Ö. 1700'lerin ortalarına kadar sürdüğü kabul edilen bu çağa, "Asur Ticaret Kolonileri Çağı" ya da sadece "Koloni Çağı" deniyor. Henüz "değiş-tokuş" temeline dayalı olan bu ticarette, Asurlu tüccarlar, sayıları 200-250'yi bulan eşek kervanlarıyla Anadolu'ya, başta kalay olmak üzere çeşitli kumaşlar getirip karşılığında da altın, gümüş, bakır ve değerli taşlar alıyorlardı. Malların sunulduğu pazarlara Asurca "karum" (liman) deniyordu. Karum'ların en tanınmışı, Kayseri Kültepe yakınlarındaki Kaniş'ti. Kaniş'in önemi, hem tüm karumların hem de bölgedeki Hatti Beyliği'nin merkezi olmasıydı. Bu gelişmelerin önemi, insanı insan yapan değerlerin ve kendi ürettiği bilginin giderek artan biçimde, Neolitik'le başlayan süreç içinde ilerlemesiydi.
Koloni Çağı'nın sonlarında, M.Ö. 1725de Kültepe-Kaniş dahil, birtakım pazar yerleri Orta Anadolu'daki çoğu yerleşmelerle birlikte bir yangında yok oldu. Bölgesel beylerin anlaşmazlıklarına bağlanan bu olaylardan sonra Hitit Devleti ortaya çıkmaya başladı. Bu çağ, Anadolu'da çeşitli beyliklerin ortaya çıktığı, bunların da aralarında Arzawa (Göller Bölgesi'nden kıyıya Mersin'e doğru uzanan bölge) ve Assuwa (Ege Bölgesi) gibi adlarla anılan "konfederasyon"ların oluşturulduğu bir dönemdi. Anadolu tarihi boyunca da görüleceği gibi, çözülme dönemlerinin sonrasında, Anadolu'daki ilk merkezi devlete doğru gidiş, Kültepe Höyüğü'nü merkez yapan Anitta ile başladı. Orta Anadolu'daki Kuşşaralı Anitta, Netta, Zelpa ve Hattuş'u eline geçirip kendisini "büyük kral" ilan etti. Anitta'nın ardından ve aynı soydan gelen Labarna, Hattuş'u başkent yaptı. Kent Hattuşa, kendisi de Hattuşalı anlamına gelen "Hattuşili" adını aldı. Artık Hitit Devleti kurulmuştu.

Tanrı Şarumma büyük kral Tudhaliya'ya kılavuzluk ediyor

Bundan sonra gelen dönem, genel uygarlık tarihi açısından "Son Tunç Çağı" olarak adlandırılırken, Hititler yönünden de, Hitit İmparatorluk Çağı başlıyordu. Bu dönemde, Anadolu'nun tarihteki ilk birliğinin sağlanmasının yanı sıra, Hititler de tarihe "süper güç" olarak geçiyorlardı. Anadolu'dan bir devlet, ilk kez, kendisini böyle bir unvana ulaştıracak "maddi", ekonomik, teknolojik, askeri ve sanatsal güce erişiyordu. Özellikle I. Şuppiluliuma (M.Ö. 1350-1320) döneminde, imparatorluğun toprakları doğu ve güneydoğuda Hurrilerin kurdukları Mitanni Devleti ile Suriye ve Mezopotamya topraklarını da içine alıyordu. Hititler, böylece çağın bir başka büyük gücü olan Mısır ile karşı karşıya geldiler. İmparatorluğun sınırları batıda Ege Denizi'nden, doğuda Bingöl Dağları'na, kuzeyde Karadeniz kıyısından güneyde Lübnan'a kadar uzanıyordu. I. Şuppiluliuma'nın torunu olan Muvatalli'nin, Suriye'nin egemenliği için II. Ramses ile giriştiği Kadeş Savaşı (M.Ö.1275), tarihin en ünlü ve iki süper gücü arasında geçen ilk meydan savaşlarından birisiydi. Savaş döneminde başkent, Hattuşa'dan Konya yakınlarında olduğu sanılan Tarhuntaşşa'ya taşındı. Ancak kısa süre sonra, Muvatalli'yi izleyen III. Murşili, başkenti yeniden Hattuşa'ya aldı.