Bütün alâmetler çıktı
Nihayet Medine'ye ulaşan Selman-ı Farisi hazretleri, burada Resulullahı arayışını şöyle anlatır:
Bir gün, bir hurma ağacına çıkmış hurma topluyordum. Sahibim, biri ile bir ağacın altında konuşuyordu. Bir ara; "Evs ve Hazrec kabileleri helak olsunlar. Mekke'den bir kimse Kuba'ya geldi. Peygamber olduğunu söylüyor. Bu kabileler de O'nu kabul edip dinine giriyorlar..." diye konuştular.
Ben bu sözleri işitince, kendimden geçer gibi oldum. Derhal aşağı inip, o şahsa; "Ne diyorsun?" dedim. Sahibim bana; "Neyine lazım, neden soruyorsun, sen işine bak!" diyerek bir tokat vurdu.
O gün akşam olunca, bir miktar hurma alıp, hemen Kuba'ya vardım. Resulullah efendimizin yanına girip; "Senin yanında fakirler vardır. Bu hurmaları sadaka getirdim" dedim.
Resulullah, yanında bulunan Eshaba; "Geliniz hurma yiyiniz" buyurdu. Onlar yediler. Fakat kendisi hiç yemedi. Kendi kendime; "İşte alametin biri budur. Sadaka kabul etmiyor" dedim. Resulullah efendimiz Medine'ye teşrif ettikten sonra bir miktar hurma daha alıp, Resulullah'a getirdim. "Bu, hediyedir" dedim.
Bu defa yanındaki Eshab ile birlikte yediler. "İşte ikinci alamet de çıktı" dedim. Götürdüğüm hurma yirmi beş civarında idi. Halbuki yenen hurma çekirdekleri bin kadardı. Resulullah efendimizin mucizesiyle hurma artmıştı. Kendi kendime; "Bir alamet daha gördüm" dedim.
Resulullahın yanına tekrar gitmiştim. Cenaze defnediyorlardı. Nübüvvet mührünü görmeyi arzu ettiğim için iyice yaklaştım. Benim muradımı anlayıp, gömleğini kaldırdı. Mübarek sırtı açılınca, nübüvvet mührünü gördüm. Hemen öptüm ve ağladım. O anda Kelime-i şehadeti söyleyerek Müslüman oldum.
Sonra da Resulullah'a, başımdan geçen hadiseleri bir bir anlattım. Halime taaccüb edip, bunu Eshab-ı kirama da anlatmamı emir buyurdular. Eshab-ı kiram toplandı. Ben de başımdan geçenleri en ince teferruatına kadar anlattım...
Selman-ı Farisi, müslüman olduktan sonra, köleliğe bir müddet daha devam etti. Sevgili Peygamberimizin; "Kendini kölelikten kurtar ya Selman!" buyurması üzerine, sahibine gidip, azad olmak istediğini söyledi.
Buna zorla razı olan Yahudi, üç yüz hurma fidanı dikerek yetiştirip, hurma verir hale getirmesi ve kırk ukiye altın vermesi şartıyla kabul etti.
Bunu, Resulullah efendimize haber verdi. O da, Eshabına; "Kardeşinize yardım ediniz" buyurdu.
Onun için üç yüz hurma fidanı dikildi. Bunlar kısa zamanda meyve verdi. Sonra da tanımadığı biri gelip ve elinde bulunan yumurta büyüklüğündeki altını verdi. Bunu alıp Peygamberimize gidip durumu arz etti.
Resulullah efendimiz "Bu altını al borcunu öde!" buyurdu.
O; "Ya Resulallah! Bu altın Yahudinin istediği ağırlıkta değil" deyince, Resulullah efendimiz o altını alıp, mübarek dilinin üzerine sürdü. "Al bunu! Allahü teâlâ bununla senin borcunu eda eder" buyurdu.
O altını tarttı, istenilen kadar olduğunu gördü. Onu da götürüp verdi. Böylece kölelikten kurtuldu.
Selman-ı Farisi o günden sonra, Eshab-ı Suffe arasına katıldı.
Melekler dinlemeye gelirdi...
Peygamber efendimiz, Kur'an-ı kerimi öyle güzel, öyle tatlı ve tesirli okurdu ki, O'nu dinleyen gayri müslimler de hayran kalırlardı. O'nu dinleyerek müslüman olanların sayısı çoktu.
Hazret-i Bera bin Azib anlatır:
"Bir yatsı namazından sonra Resulullah efendimizi, Tin sûresini okurken dinlemiştim. Öyle güzel okuyurdu ki, sesi ve okuyuşu O'ndan daha mükemmel bir kimse dinlemiş değildim."
Eshab-ı kiram arasında sesi çok güzel olan, Kur'ân-ı kerimi okurken ağlayan ve ağlatanlar pek çoktu. Bunlardan birisi, Üseyd bin Hudayr idi. Bir gece, atını yanına bağlayıp, Bekara suresini okumaya başladı. Okurken at birden ürktü. Hazret-i Üseyd sustu, at sakinleşti.
Gökyüzüne baktığında, beyaz bulut gölgesine benzeyen bir sisin içinde, kandil gibi parıldayan şeyler farketti. Okumayı kesince, o parıldayan şeylerin semaya doğru yükselerek gittiğini gördü.
Sabah olunca, sevgili Peygamberimizin huzur-i şeriflerine gidip, başından geçenleri anlattı. Resulullah efendimiz buyurdu ki: "Onlar melekler idi. Senin sesine yaklaşmışlardı. Eğer okumaya devam etseydin, sabaha kadar seni dinlerler, insanlar da onları görür ve seyrederlerdi. Onlar, halkın gözlerinden gizlenmezlerdi."
Sevgili Peygamberimizin mübarek cemalini görerek, O'na âşık olanlardan, mübarek sözlerini ve okuduğu Kur'ân-ı kerimi dinleyince, hayran kalıp müslüman olanlardan biri de Abdullah bin Selam hazretleridir.
Tevrat ve İncil'i iyi bilen Abdullah bin Selam, iman etmeden önce bir Yahudi âlimi idi. Kendisi, Müslüman oluşunu şöyle anlatır:
"Ben Tevrat'ı ve izahlarını babamdan okuyup öğrenmiştim. Bir gün babam, ahir zamanda gelecek olan peygamberin sıfatları, alâmetleri ve yapacağı işleri bana anlattı ve; "Eğer O, Harun evladından gelecek olursa, O'na tabi olurum; yoksa tabi olmam!" dedi ve Resulullah'ın Medine'ye gelişinden önce öldü.
Resulullahın Mekke'de nübüvvetini ilan ettiğini işittiğim vakit, O'nun sıfatlarını, ismini ve geleceği vakti biliyordum. Bu sebeple, O'nu gözleyip durdum. Resulullah'ın Medine yakınında Kuba denilen yerdeki Amr bin Avfoğullarının evinde misafir olduğunu birinden öğreninceye kadar bu halimi Yahudilerden saklayıp sustum.
Bir gün bahçemde hurma ağacından yaş hurma toplarken, Nadir oğullarından birisi, "Bugün, Arabların adamı geldi" diye bağırdı. Beni bir titreme almıştı.
Hemen; "Allahü ekber" diyerek tekbir getirdim. O anda halam Halide binti Haris, ağacın altında oturuyordu. Çok yaşlı bir kadındı. Tekbirimi işitince; "Allah elini boşa çıkarsın ve seni umduğuna kavuşturmasın. Vallahi sen, Musa bin İmran'ın geleceğini işitseydin bundan fazla sevinmezdin!" diyerek bana çıkıştı.
Ona; "Ey hala! O, vallahi Musa bin İmran'ın kardeşidir ve O'nun gibi bir peygamberdir. O'nun yolundadır ve O'nun gönderildiği tevhid ile gönderilmiştir" dedim.
Bunun üzerine bana; "Ey kardeşimin oğlu! Yoksa O, kıyamete yakın gönderileceği bize bildirilen peygamber midir?" dedi. "Evet" dedim. "Öyleyse haklısın" dedi.
"Birinci şehadetiniz kâfi"
Abdullah bin Selâm, Müslüman olmasını şöyle anlatır:
Resulullah efendimiz Medine'ye hicret ettiği zaman, O'nu görmek için hemen halkın arasına karıştım. Mübarek cemalini, nurlu yüzünü görür görmez; "O'nun yüzü yalancı bir yüz olamaz!" dedim.
Resulullah, toplanan insanlara İslamiyeti anlatıyor, nasihatler veriyordu. Burada Resulullah'tan işittiğim ilk hadis-i şerif şudur:
"Selamı aranızda yayınız, aç kimseleri doyurunuz, sıla-i rahm yapınız (yakın akrabaları ziyaret ediniz). İnsanlar uykuda iken namaz kılınız. Böylece Cennet'e selametle girersiniz."
Fahr-i âlem, beni nübüvvet nuru ile tanıyıp, "Sen, Medine âlimi İbn-i Selam mısın?" buyurdu. Ben de; "Evet" deyince, sevgili Peygamberimiz; "Yaklaş" buyurarak, şu suali sordu: "Ey Abdullah! Allahü teâlâ için söyle! Tevrat'ta benim vasıflarımı okuyup öğrenmedin mi?"
Ben de; "Allahü teâlânın sıfatları nelerdir, söyler misiniz?" dedim. Bu suale karşılık, Resulullah biraz bekledi ve Cebrail Aleyhisselam İhlas suresini indirdi. Resulullah efendimizin okuduğu bu sureyi işitince, Peygamberimize hemen; "Evet ya Resulullah! Doğru söylüyorsun, şehadet ederim ki, Allahü teâlâdan başka ilah yoktur. Sen O'nun kulu ve Resulüsün" diyerek Kelime-i şehadet getirip müslüman oldum.
Sonra da evin bir tarafına saklandım. Benim peşimden Yahudilerin ileri gelenlerinden bir grup içeri girdi. Resulullah efendimiz, Yahudilere; "Abdullah bin Selam, nasıl bir kimsedir?" diye sordu.
Yahudiler de; "O bizim en yüksek âlimimiz ve en büyük âlimimizin de oğludur! İbn-i Selam bizim en hayırlımız ve en hayırlımızın da oğludur!" dediler.
Bunun üzerine Resulullah efendimiz, yahudilere; "Eğer o müslüman olduysa, siz buna ne dersiniz?" diye sordu. Yahudiler; "Allah onu böyle bir şeyden korusun!" diye karşılık verdiler.
O sırada saklandığım yerden çıkıp; "Ey Yahudi topluluğu! Allahü teâlâdan korkunuz! Size geleni kabul ediniz. Allahü teâlâya yemin ederim ki, siz de bilirsiniz; elinizdeki Tevrat'ta isminin ve sıfatlarının yazılı olduğunu gördüğünüz Allahü teâlânın resulü budur. Ben şehadet ederim ki, Allahü teâlâdan başka ilah yoktur. Yine şehadet ederim ki, Muhammed Aleyhisselam O'nun kulu ve resulüdür" diyerek O'nu tasdik ettim.
Bunun üzerine Yahudiler; "O bizim en kötümüzdür ve en kötümüzün de oğludur!" diyerek çeşitli kusurlar ve iftiralarda bulunup beni kötülediler.
Ya Resulallah! Ben onların zalim, yalancı, kötülükten çekinmeyen, iftiracı bir millet olduğunu size haber vermemiş miydim? İşte hepsi ortaya çıktı! dedim. Resulullah Yahudilere; "Birinci şehadetiniz bize kafidir, ikincisi ise lüzumsuzdur" buyurdu. Bunun üzerine hemen evime döndüm. Ailemi ve akrabalarımı İslamiyete davet ettim. Halam da dahil hepsi Müslüman oldular.
Kendisi ile birlikte; Sa'lebe bin Sa'ye Üseyd bin Sa'ye, Esed bin Übeyd ve bazı Yahudiler samimi olarak müslüman oldular. Fakat bazı Yahudiler; "İslamiyete yalnız bizim şerlilerimiz inandı. Eğer onlar hayırlılarımızdan olsalardı, atalarının dinini bırakmazlardı" dediler.
İlk yazılı antlaşma
Hicretin birinci senesinde; Ensardan Es'ad bin Zürare, Bera bin Ma'rur, Külsüm bin Hidm, Muhacirlerden Osman bin Maz'un vefat etti. Kâfirlerle savaşa izin verildi.
Ayrıca, Medine'nin hava ve suyunun tesirine dayanamayan hazret-i Ebu Bekr ile Bilal-i Habeşi sıtma hastalığına tutuldular. Bunun üzerine, Resulullah; "Ya Rabbi! Mekke'yi sevdirdiğin gibi Medine'yi de bize sevdir ve burada bize bereket ve rızık bolluğu ver" diye dua ettiler. Cenab-ı Hak da duasını kabul buyurup, Muhacirlere Medine'yi sevdirdi.
Hicri birinci yılda birçok önemli olaylar oldu. Peygamber efendimiz bizzat iştirak ettikleri Ebva, Veddan gazaları o senede yapılmıştır. İkinci yılın başlarında; Buvat, Safevan, Züluşeyre seferleri bunları takib etmiş ve bu seferlerde savaş vuku bulmamıştır.
Bu arada bir de antlaşma yapıldı. Mekkeli müşrikler boş durmuyor, Resulullah efendimize, Mekke'de yapamadıklarını Medine'de yapmaya kalkışıyorlardı.
Medineli müşriklere tehdit mektupları gönderdikleri gibi, Medine'deki Yahudi kabilelerine de tehditlerle dolu mektuplar ve haberler gönderiyorlardı. Onların bu tehditleri, Yahudilerin, Resulullah efendimize yaklaşmalarına sebep oldu.
Bu sırada Yahudiler, Resulullah efendimizin huzuruna gelip; "Sizinle sulh yapmaya geldik. Bir antlaşma yapalım da birbirimize zararımız olmasın" dediler. Peygamberimiz de onlarla elli beş maddelik, Müslümanların ilk yazılı antlaşmasının bazı maddeleri şöyledir:
1- Bu antlaşma; Resulullah Muhammed Aleyhisselam tarafından Mekkeli ve Medineli Müslümanlarla, onlara tabi olanlar ve sonradan iltihak edenler ve onlarla beraber savaşanlar arasında yazılan bir belgedir.
2- Şüphesiz ki, bunlar diğer insanlardan ayrı bir cemaattir.
3- Her kabile, esirlerinin kurtulmalık akçelerini (Müslümanlar arasındaki adalete göre) ortaklaşa ödeyeceklerdir.
4- Müslümanlar, kendi aralarında karışıklık çıkaran kimselere, evlatları bile olsa, karşı cephe alacaklardır.
5- Yahudilerden Müslümanlara tabi olanlar, herhangi bir zulme uğramayacakları gibi, onlara yardım da edilecektir.
6- Yahudiler, Müslümanlarla beraber bir grup teşkil edecek, herkes kendi dininin icablarını yerine getirecektir.
7- Hiçbir kimse, anlaştığı kimseye kötülük etmeyecek, zulme uğrayana mutlaka yardım edilecektir.
8- Medine Vadisi, bu antlaşmayı yapanlar için dokunulmaz bölgedir.
9- Mekkeli müşrikler ve onlara yardım edenler hiçbir surette himaye edilmeyeceklerdir.
10- Medine'ye hücum edecek kimselere karşı, Müslümanlar ile Yahudiler aralarında yardımlaşacaklardır.
Yahudiler, bu andlaşma ile Müslümanlara iyi davranacaklar, onlara kin tutmayacak ve düşmanlıkta bulunmayacaklardı.
Ey Habibim! Mahzun olma!..
Resulullah efendimizin hicretinden önce, Medine'de bulunan Hazrec kabilesinin reisi Abdullah bin Übey, Medine'ye hükümdar seçilecekti.
Akabe biatları, daha sonra da hicret hadisesiyle Evs ve Hazrec kabilelerinin çoğu Müslüman olunca, Abdullah bin Übey'in hükümdarlığı gerçekleşmedi.
Bu sebeple Abdullah bin Übey, başta Peygamber efendimize ve muhacir olan Eshab-ı kirama, sonra Medineli sahabeye diş biliyor, fakat düşmanlığını açıkca gösteremiyordu. Kendisi gibi birkaç kimse ile, münafıklar zümresini teşekkül ettirdi.
Bunlar, müslümanların yanında İslam dinine girdiklerini söylüyor, fakat arkalarından alay ediyorlardı. Gizliden gizliye nifak tohumları ekmeye ve fitne çıkarmaya başladılar.
Bunda öyle ileri gittiler ki, Fahr-i âlem efendimizin mübarek sözlerini tersine nakletmeye ve değiştirmeye kalkıştılar.
Düşmanlıklarını içinde saklıyan Yahudiler, Peygamber efendimizle bir antlaşma imzaladılar. Peygamber efendimize gruplar halinde geldiler. Kendilerince çok zor olan sorular sordular. Aldıkları cevaplardan O'nun, hak peygamber olduğunu anladılar.
Fakat inad ve kıskançlıklarından iman etmediler. Bunun üzerine sevgili Peygamberimiz; "Bana Yahudi âlimlerinden on kişi iman etmiş olsaydı, Yahudilerin hepsi iman ederlerdi" buyurdular.
Resulullah efendimizin böyle mahzun olmasını, Allahü teâlâ şu âyet-i kerimesiyle teselli eyledi:
"(Ey Habibim! Kalbleriyle inanmadıkları halde, ağızlarıyla inandık diyenlerle, Yahudilerden küfür içinde koşuşanlar, seni mahzun etmesin. Onlar, durmadan yalan dinleyenler ve senin huzuruna gelmeyen başka bir kavim (Hayber Yahudileri) için, (Kureyzaoğullarından) casusluk edenlerdir. Kelimeleri (Allahü teâlâ tarafından) yerlerine konduktan sonra değiştirirler.
"Eğer size şu (fetva) verilirse, onu kabul edin, verilmezse sakının" derler. Allahü teâlâ, kimin fitneye düşmesini dilerse, artık sen, Allahü teâlânın iradesini önlemeye hiçbir surette muktedir olamazsın.
Onlar öyle kimselerdir ki, Allahü teâlâ, (onların) kalblerini temizlemek dilememiştir. Onlara, dünyada hakir ve perişanlık; ahırette de pek büyük bir azab vardır." (Maide suresi: 41)
Yapılan andlaşma sebebiyle, sahabeden bazıları, komşuları olan Yahudilerle dostluk kurmuşlardı.
Allahü teâlâ, onları da bundan men ederek buyurdu ki:
"Ey iman edenler! Din kardeşlerinizden başkasını dost edinmeyin. Onlar size fenalık yapmak da, fesat çıkarmak da arzu ederler. Onların size karşı olan kin ve düşmanlıkları, ağızlarından dışarı dökülmüştür. Kalblerinde gizledikleri düşmanlık ise daha büyüktür. Onların düşmanlıklarına dair âyetleri açıkladık, eğer düşünür anlarsanız..." (Al-i İmran suresi: 118)
Mekkeli müşrikler, Medine'deki müşrikleri münafıkları, Yahudileri ve Medine'nin çevresindeki kabileleri durmadan tahrik ve tehdide devam ediyorlardı.
Bir an önce İslamın nurunu söndürmeye çalışıyorlar, sevgili Peygamberimizin mübarek vücudunu ortadan kaldırmanın yollarını arıyorlardı.
Peygamberler Tarihi - Hz Muhammed Aleyhisselam - 3. Bölüm
- 3718 okuma
Gözde içerik
Bugün:
- Bulmaca Sözlüğü
- Kürtçe - Türkçe Sözlük
- Türkçe - Kürtçe Sözlük
- 20’İnci Yüzyıl Siyasi Tarihi (1/3)
- Dünya Siyasi Tarihi (1 . bölüm)
- Türkçe - Lazca / Lazca - Türkçe Sözlük (1. Bölüm)
- Dünya Siyasi Tarihi (2 . bölüm)
- Dünya Siyasi Tarihi (4 . bölüm)
- UYUŞTURUCU HAKKINDA HERŞEY
- Türkçe - Lazca / Lazca - Türkçe Sözlük (2. Bölüm)
Tüm zamanlar:
Son görüntülenme:
- SAVAŞ SONRASI EKONIMİK VE SİYASİ GELİŞMELER
- Oksijen Tedavisi
- Virüsler - W32 Orochi.5632 virüsü:
- Düşünce Tarihi (1)
- Bulmaca Sözlüğü
- TÜRK ÇİNİ - TOPRAK SANATI ve TARİHİ
- Ali Fuat Cebesoy Kimdir?
- Tefsir - 8
- İlişki Sonrası Kanama Neden Görülür ? - Adet Görme
- Oryantalizm
- Gizli Dünya Devleti ve Siyonizm
- STRES VE BAŞETME / BAŞAÇIKMA YOLLARI
- Genel Kültür
- iletişim - Özgeçmişte Dikkat Edilecek Noktalar
- Excel Kullanımı ( Elektronik Tablo) ve Formüller
- Türkçe - Kürtçe Sözlük
- Fatih Sultan Mehmed Kimdir?
- DOST KAZANMA VE İNSANLARI ETKİLEME SANATI
- Türkçe - Lazca / Lazca - Türkçe Sözlük (1. Bölüm)
- Bilgisayar - Yazılım - Access
Yeni yorum gönder