Doğruluk Cennete, yalan Cehenneme götürür: Resulullah efendimiz bir doğruluk, dürüstlük timsali idi. Güzel ahlaklı, dürüst insanlardan oluşan bir toplum oluşturmak onun en büyük hedefiydi. Bu bakımdan önce kendisi doğrulukta, güzel ahlakta örneği olmuştur. Doğruluk, onun hayatının her safhasında görülen bir haslettir. Onun içi ile dışı, özü ile sözü birdi. Bir başka ifade ile olduğu gibi görünür, göründüğü gibi olurdu. Söyledikleri ile yaptıkları arasında uyumsuzluk yoktu. Doğruluğu ile insanlara örnek olduğu gibi bu konudaki sözleriyle de insanları doğruluğa sevketmeye gayret göstermiştir. Kitaplarda onun doğrulukla, doğruluğun faziletiyle ilgili yüzlerce sözü mevcuttur.
Resulullah efendimiz kendisine nasihat etmesini isteyen bir kişiye "Allah'a inandım de, sonra da dosdoğru ol" buyurmuştur. Doğruluğu hayatında uygulayan Resulullah efendimizin bu yöndeki tavsiyeleri de insanlar üzerinde tesirli olmuştur. Onun doğruluğu konusunda dostları, düşmanları, muhalifleri, hasılı herkes sözbirliği etmiştir.
Resulullah efendimiz daima, insanlara bu huylardan şiddetle kaçınmalarını söylemiştir. Yalan söylemeden, hile ve sahtekarlık yapmadan mutlu bir hayat sürdülebileceğinin en güzül örneğini kendi hayatında göstermiştir.
Bunun yanında insanlara da bu doğrultuda emir ve tavsiyelerde bulunmuştur. Doğrulukla çelişen davranışların her çeşidini kötü görmüştür. Bir çocuğu "Gel sana şunu vereceğim" diyerek çağırıp da sonra bir şey vermemeyi bile aldatma ve yalan saymış bu tür davranışlardan kaçınılmasını istemiştir.
Bir gün Resulullah efendimiz Abdullah bin Amr'ın evinde misafir iken, annesi onu bir şey vereceğini söyleyerek yanına çağırdı. Resulullah efendimiz çocuğa ne vermek istediğini sordu. Annesi hurma vereceğini söyledi. Bunun üzerine Resulullah efendimiz "Eğer aldatıp bir şey vermeseydin sana bir yalan yazılmış olurdu" buyurdu.
Doğruluğun iyiliğe, iyiliğin cennete götüreceğini, yalanın kötülüğe, kötülüğün ise cehenneme sürükleyeceğini veciz bir şekilde bildirmiş, yalandan şiddetle kaçınılmasını istemiştir. Sorulan bir soru üzerine Müslümanın korkak olabileceğini, cimri olabileceğini, ama asla yalancı olamayacağını ifade etmiştir.
Yalan ile ilgili sözlerinden bazı şunlardır:
"Yalan, rızkı azaltır."
"Yalan, nifak kapılarından biridir."
"İman sahibi, her hataya düşebilir. Fakat, hainlik yapamaz ve yalan söyliyemez."
"Doğru olun,doğruluk iyiliğe, iyilik ise, Cennete çeker. Yalandan sakının, yalan fücura, fücur ise Cehenneme götürür."
Güvenilir insan olmaya önem verirdi
Resulullah efendimiz, gençliğinden itibaren güvenilir, itimat edilir bir kimse olarak tanınmıştır. Yirmi beş yaşlarında iken Mekke'de sadece "el-Emin" diye anılıyordu. Otuz beş yaşında iken, Kabe'nin tamiri esnasında Hacerülesved'in yerine konulmasında Kureyş kabilesi arasında çıkan anlaşmazlıkta meselenin halledilmesi, ertesi gün Kabe'ye ilk girecek şahsa bırakılmıştı. Tam o esnada Peygamber efendimiz'in geldiğini görünce "el-Emin" geliyor diyerek sevinmişlerdi. Onun "el-Emin" lakabıyla anıldığına dair kaynaklada daha pekçok örnek vardır.
Mekkeliler kendisine kıymetli eşyalarını teslim ederlerdi. Peygamber efendimiz bu emanetleri sağlam bir şekilde iade ederdi. Emanetlere en zor anında sahip çıkardı.
Medine'ye hicret edeceği gece müşrikler, öldürmek maksadıyla onun evini kuşatmışlardı. Evini terketmeden önce, yanında bulunan emanetleri Hz. Ali'ye teslim etmiş ertesi gün sahiplerine vermesini istemiştir. En sıkıntılı zamanda bile emanetleri sahiplerine ulaştırdı.
İslam dininin kısa zamanda kabul görmesi Resulullah efendimizin güvenilir oluşunun payı büyüktür. Şayet davranışlarıyla güven vermeyen birisi olsaydı insanlar onun etrafında toplanmazdı.
Resulullah efendimiz Eshabına daima güvenilir olmayı telkin ederdi. Emanetin zıddı olan hiyanetin çirkin bir davranış olduğunu söylerdi. Sahabiler de Resulullah efendimizi emin olarak tanımışlar ve sonsuz bir güvenle kendisine bağlanmışlardır.
Her Müslüman Resulullah gibi, güven vermesi, her kesiminde ve her alanda bunu sürdürmesi gerekir. Anne babanın çocuğa, çocuğun anne babasına; eşlerin birbirine; amirin memura, memurun amire; işçinin işverene; işverenin işçiye; satıcının müşteriye; müşterinin satıcıya güven duyduğu bir cemiyet sağlıklı bir yapıya kavuşmuş olur.
Resulullah efendimiz alışverişte güvenin bolluğa, berekete vesile olacağını bildirir. "Emanete riayet rızık, hainlik ise fakirlik getirir" buyurur. Burada emanet, sözde ve işte güven demektir. İnsanlar, sözüne ve işine güvenilmeyen kimselerle irtibat kurmaktan çekinirler.
Şayet bu kişi ticaretle uğraşıyorsa alışveriş yapmaktan, müşteri ise mal vermekten, sanatkar ise iş sipariş etmekten kaçınırlar. Dolayısıyla bu tür kişilerin mallarına ve çalışmalarına rağbet azalır, kazançları artmaz. İşte Resulullah efendimiz'in "hainlik fakrilik getirir" sözündeki incelik burada yatmaktadır. Ama tersi olursa, yani herkes birbirine güvenirse kazanç, üretim ve tüketim artar. Bu da bolluğa ve zenginliğe vesile olur.
"Öfkeniz, sizi adaletsizliğe sürüklemesin!"
Adalet dinin esasındandır. Bunun için, Kur'an-ı kerim'de adalet üzerinde çok durulmuş, Resulullah efendimize insanlar arasında adaleti gerçekleştirmesi emrolunmuştur. Bir hak konusunda hüküm verilirken hakkın kendi lehine hükmedilmesi halinde bundan memnun olan, fakat aleyhine hükmedilmesi halinde bu hükmü tanımayan insanların zalim oldukları bildirilmiştir.
Dinimiz, kişisel çıkar, akrabalık, zenginlik, fakirlik, kin, düşmanlık, taraflardan birinin soylu veya aşağı tabakadan olması, bedeni ve rûhi bakımdan kusurlu olması gibi durumlar bir hakkın ihlalini, örtbas edilmesini, adil davranmamayı, adalet ilkesinden sapmayı mazur göstermeyeceğini bildirmiştir.
Resulullah efendimiz faaliyetlerinde daima adaleti esas almıştır. İnsanlar arasında fark gözetmemiştir. Başkalarının gelişi güzel istek ve telkinlerinden etkilenmeden ilahi emirlerin gösterdiği doğrultuda hareket etmiştir. Kitaplarda onun adaletle ilgili çok sayıda sözü mevcuttur. İnsanlar arasında adaleti sağlamanın aynı zamanda bir sadaka olduğunu söylemiştir.
Peygamberimiz hak hususunda titiz davranır, kimsenin canına ve malına zarar vermeyi ve üzerine kul hakkı geçmesini istemezdi. İstemeden zarar verdiği olursa, bir özür dilemekle halledilebilecek veya buna gerek duyulmayacak durumda bile, şayet kendisinden bir kısas talebinde bulunulursa seve seve bu isteği yerine getirirdi.
Resulullah efendimiz adaletin zıddı olan zulmü her vesile ile kötülemiştir. Kitaplarda onun bu hususla ilgili çok sayıda ikazı yer almaktadır. Bunların en meşhurlarından birisi şudur: "Müslüman Müslümanın kardeşidir, ona zulmetmez..."
Bu sözüyle o, Müslümanların kardeş olduğunu dile getirdikten sonra, Müslümanın en başta gelen vasfının kardeşine zulmetmemek, haksızlık yapmamak olduğunu bildirmiştir. Müslümanların birbirine haksızlık yapmamasını istediği gibi, aynı zamanda başkalarına da zulüm yapılmamasını emretmiştir. Kendisi haksızlığa uğrayanı daima korumuş, mazlumun korunmasını ve ona yardım edilmesini istemiştir.
Allahü teâlâ, adaleti emretmiş, adaletin zıttı olan zulmü haram kılmıştır. Bu hususta birçok ayet-i kerimeler vardır. Birkaçı mealen şöyle:
"Allah, insanlar arasında, adaletle hükmetmenizi emreder."
"Allah, adalet yapmanızı, ihsan etmenizi ve (muhtaç olan) akrabaya vermenizi emredip, fuhştan, münkerden (her çeşit kötüleklerden) ve zulüm yapmaktan da nehyeder."
"Ey iman edenler, bir millete olan öfkeniz, sizi adaletsizliğe sürüklemesin, adil olun!"
"Allah da seni nurlandırsın!"
Resulullah efendimiz, insanların zararına olmayan, onlara faydası dokunan yenilikleri, gelişmeleri teşvik ederdi. Efendimiz, dine aykırı olmayan, akla ve insan yaratılışına uygun olan eski yaşayışları da yasaklamamıştır. Çünkü Resulullah efendimizin gayesi cemiyetin değerlerini ne olursa olsun altüst etmek değil, her alandaki bozuklukları ıslah etmekti.
Mescid-i Nebevi önceleri yatsı ve sabah namazı vakitlerinde hurma dalları ve yaprakları yakılarak aydınlatılıyordu. Hicretin dokuzuncu yılında Temim heyeti ile birlikte Medine'ye gelen ve yanında birkaç kandil ile fitil ve yağ getiren Temim ed-Dari, bir Cuma gecesi hizmetçisine Mescid'de kandilleri direklere astırarak yaktırdı. Resulullah efendimiz Mescid'e gelince bunları kimin yaktığını sordu. Temim ed-Dari'nin yaptığını öğrenince ona şunları söyledi: "Sen İslamı nulandırdın. İslamın mescidin süsledin. Allah da seni dünyada ve ahirette nurlandırsın."
Bu olay Resulullah efendimizi o derece memnun etti ki, Temim ed-Dari'ye kandilleri asan hizmetçisin adı sordu. Fetih olduğunu öğrenince onun adını Sirac (kandil) olarak değiştirdi. Sahabe arasında yer alan Sirac, Mescid-i Nebevi'yi aydınlatma ve isim değiştirme olayını bizzat kendisi anlatmıştır.
Resulullah efendimizin faydalı yenilikleri teşvike açık olduğunun bir misali de savaş alanında bir yabancı milletin tekniğini kabul etmesidir.
Hendek savaşında şehri savunmak için İranlıların savunma tekniğini olan hendek kazma usulünü Selman-ı Farisi'nin teklifi üzerine kabul ederek, şehrin çevresine hendek kazdırmıştır.
Yine Taif kuşatmasında İran'da mancınık kullanıldığını bildiren Selman-ı Farisi'nin teklifi üzerine mancınık kullanmaya karar vermiş ve ona mancınık yaptırmıştır. Yezid bin Zem'a, Tufeyl bin Amr ve Halid bin Said gibi şahısların da mancınık getirdikleri ve kuşatmada kullanıldığı kaynaklarımızda kayıtlıdır.
Bütün bu örnekler, Resulullah efendimizin toplumun faydasına olan, insan aklının ürettiği yenilikleri benimsediğini ve daha da geliştirilmesini teşvik ettiğini göstermektedir.
Öğrendikleri yeni usul ile hurmalarını aşılayıp aşılamayacaklarına soranlara "Tecrübe edin! Bir kısm ağaçları, babalarınızın üsûlü ile, başka ağaçları da, Yemende öğrendiğiniz üsûl ile aşılayın! Hangisi daha iyi hurma verirse, her zaman o üsûl ile yapın!" buyurması da yenilikleri, fenni teşvik buyurduğunu göstermektedir.
"Kadınlarınıza eziyyet etmeyiniz!"
Peygamber efendimiz, aileye çok önem verirdi. Aileyi, sağlıklı toplumun esası kabul eder, bunun için, evliliği kolaylaştırıp özendirrdi. Peygamber efendimizin hicretin onuncu yılı, son haccının hutbesindeki sözlerinden, son nasihatlarından biri,"Kadınlarınıza eziyyet etmeyiniz! Onlar, Allahü teâlânın sizlere emânetidir. Onlara yumuşak olunuz, iyilik ediniz!" olmuştur
Gayri meşru evlilikleri yasaklanmıştır. Eskiden kadın ancak çocuk doğurduktan sonra aileye dahil edilirdi. Bunu kaldırarak nikahla aileye dahil edilmiştir. Anne-baba hakları ve anne-babanın çocukla ilgili hak ve görevleri bildirmiştir.
İslamın ilk yıllarında örfün devamı olarak bir süre varlığını koruyan evlatlık kurumu Medine döneminde nazil olan ayetle kaldırılmıştır. Devamındaki ayetle de evlatlıkların asıl babalarına nisbet edilmeleri emredilmiştir.
Evlatlık kurumunu yaşatan sebeplerden birisi olan kimsesiz çocukların bakım ve gözetimi için, devlet gelirlerinden yetimlere pay ayrılmış, devletin yanında bu çocukların bakımı ve gözetimi konusunda akrabalara da görevler yüklenmiştir. Resulullah efendimiz ailenin dağılmaması, aile fertlerinin perişan olmaması üzerinde çok dururdu.
Ailede kadın, ekonomik yönden bağımsızdır. Resulullah efendimiz kadınları erkeklerin mülkiyetinde olan bir mal veya köle değil, hak sahibi sahip kimseler olarak kabul etmiştir. Erkek ailenin reisidir; ancak kadın üzerinde, zorba veya despot değildir.
Kadına hakları verilmiş, miras hakkı tanınmıştır. Kocası, hanımını haklarından mahrum bırakamaz; onun karşısında zavallı bir mahkum değildir. Eskiden sayısız kadınla evlenmek serbest idi. Aile esas itibarıyla tek evlilik üzerine kurulmakla birlikte, belirli durumlarda kocanın dörde kadar evlenmesine izin verilmiştir.
Bu son durum, yani çok kadınla evlenme bir emir değil, farz değil, belirli şartlarda başvurulan bir ruhsattır. Nitekim bu tür bir evliliğe izin veren Nisa sûresinde çok kadınla gerçekleştirilecek evliliğin hanımlar arasında eşitlik ve adalet sağlanamayacağından korkuluyorsa bir tek kadını nikahlamakla yetinilmesi gerektiği belirtilmiş ve tek hanımla evlilik teşvik edilmiştir.
Peygamberimiz, adaleti sağlamanın zorluğunu "İki zevcesi olup da, ikisine müsavi bakmıyan kimse, kıyamet günü, mahşer meydanına yarı iğrilmiş olarak gelecektir" sözleri ile bildirmiştir.
"Kıyamette ben onun davacısı olurum"
Peygamberimiz efendimiz aileye, ailenin vazgeçilmez ferdi olan kadına önem verirdi. Kadına değer verilmediği insan yerine konulmadığı, diri diri kuma gömüldüğü bir devirde onu layık olduğu mevkiye getirdi.
Müslümanın aile fertlerine nasıl davranması gerektiğini emir ve tavsiyeleri ile ifade ettiği gibi, bizzat kendi uygulaması ile de ortaya koymuştur. Erkeğin kadına iyi davranması gerektiğini çok açık ve kesin bir şekilde dile getirmiştir. Bu anlamda "En hayırlınız ailesi için hayırlı olandır. Bana gelince, ben aileme karşı en hayırlı olanınızım"; "En hayırlınız hanımlarına karşı iyi davrananınızdır" buyurmuştur.
Enes bin Malik, "Ailesine Resûlüllah kadar şefkatli bir kimse görmedim" demiştir. İman, ahlak ve aile fertlerine yumuşak davranma arasında kurduğu bağıntıyı dile getiren şu sözü çok önemlidir: "Mü'minlerin imanca en mükemmel olanı, ahlakça en güzel olanı ve aile fertlerine yumuşak davrananıdır."
Resulullah efendimiz çeşitli vesilelerle erkeklerin kadınlar üzerinde, kadınların da erkekler üzerinde hakları bulunduğunu söylemiştir. Kadınlar hakkında Allah'tan korkulmasını, onlara haksızlık yapılmamasını istemiştir.
Kocasını şikayet için kendisine gelen kadınların sayısı artınca bu tür davranışta bulunanların iyi kimseler olmadığını söylemiştir. Hanımlarına iyi davranmış, onları dövmemiştir, kötü davranmamıştır. Kendisi bunu yapmadığı gibi, hanımlarını dövenleri de "Kadınlarınızı nasıl dövüyor, sonra da akşam olunca beraber oluyorsunuz" diyerek kınamıştır.
Kadınların dövülmemesi, hele yüze hiç vurulmaması, kötü sözlerle tahkir edilmemesi ve evinin terkedilmemesi konularında ikazda bulunmuştur. "Kadınları ancak kötüleriniz döver" demiştir
Resulullah efendimize göre kişinin ailesiyle geçirdiği vakit, boşa harcanmış bir zaman değildir. Resulullah efendimiz, insanlara, bildiğini anlatacağı ilk kişilerin aile fertleri olduğunu öğretmiştir. O, kendisine gelen heyetleri "Ailenize dönün ve onlara ta'limde bulunun" derdi.
Kendisi de aile fertlerini eğitmiştir. O'nun bu yönünden en fazla faydalanan hanımı Hz. Aişe olmuştur. Resulullah efendimiz aile kurumunun korunmasına çalışmış, boşanmayı hoş karşılamamıştır.
Nikah akdi, tek taraflı olarak erkeğin iradesiyle değil; iki taraflı irade ile oluşan bir akit haline getirilmiştir. Aile müessesesi sevgi, şefkat ve merhamet üzerine kurulmuştur.. İslamiyette evlenmek, bir kızı mesud etmek, ibadettir ve bütün nafile ibâdetlerden daha sevaptır. Efendimiz,"Bir erkek, zevcesini döverse, kıyamette ben onun davacısı olurum" buyurmuştur.
Resulullahın kadınlarla sözleşmesi
Peygamber efendimiz Mekke'nin fethinden sonra erkeklerle sözleşti, dine uymada nelere dikkat edeceklerini bildirdi. Erkekler bildirilen bu hususlara uyacaklarına dair Resûlullaha söz verdiler.
Bu sözleşmeden sonra Peygamber efendimiz kadınlarla sözleşmeğe başladı. Kadınlarla yalnız söz ile olup, mübârek eli, kadınların ellerine dokunmadı. Kötü huylar, kadınlarda, erkeklerden daha çok olduğundan, daha çabuk tesir altında kaldıklarından kadınlarla sözleşirken, erkeklerden daha fazla şart, araya kondu. Allahü teâlânın emirlerini yapmış olmak için, bunlardan kaçınmak lâzım geldiği bildirildi. Peygamber efendimiz kadınlara daha çok şartlar koştu.
Bu şartlardan birincisi: Allahü teâlâdan başka, hiçbir şeye ibadet etmemektir. Çok kimse bunu farkında olmadan yapıyor. Mesela bir kimse, başkaları görmek için ibâdet eder veya Allahü teâlâ için eder fakat, başkasının görmesi de hoşuna giderse veya ibâdetinde başkasından bir karşılık, meselâ, bir "Âferin!" sözü beklerse, o kimse, şirkten, küfürden kurtulmuş olmaz.
Peygamber efendimiz, "Küçük şirkten korununuz!" buyurunca, "Küçük şirk nedir?" diye sordular. Resulullah efendimiz, "Riyadır" buyurdu. Riya, başkasına göstermek için gösteriş için ibadet etmektir.
Müslüman olmayanların dini günlerinde, bayramlarında, ibadet yaptıklarını yapmak da şirktir, küfrdür. İbâdet olarak değil de âdet olarak yaptıklarını müslümanların yapması küfr olmaz. Böyle şeyler faydalı ise yapılır.
Nisâ sûresi, 59. âyetinde meâlen, "Onlara, kâfirlere inanmayınız dediğim hâlde, onlar kâfirlerin sözleri ile hareket ediyorlar. Şeytan onları aldatıyor." buyuruldu.
Maalesef kadınların çoğu, bilmiyerek, bu belaya, bu hataya düşüyor. Ne oldukları bilinmiyen bir takım isimlerden medet bekleyip, bunlarla hastalıktan kurtulmak istiyorlar. Dinimizde hiçbir eksiklik yoktur. Hasta olunduğunda yapılacak işleri, tedavi şekillerini de bildirmiştir dinimiz.
Dinimiz islamiyet, daha önceki cahiliye âdetlerinin hepsini kaldırmıştır. Kısacası bunun dinimizle hiçbir ilgisi yoktur. Ateşe tapınanların her sene 21 Martı kutladıkları ve hıristiyanların paskalyalarına hürmet etmek ve o zamanlarda, onların adetlerini, onlar gibi yapmak, şirk olur.
Böyle günlerin dinimizle ilgisi olup olmadığı şöyle anlaşılır. Dinimizdeki, mübârek günler, geceler hep hicri aylara göredir. Dinimizde hicri ayların dışında, miladi takvime göre kutlanan hiçbir kıymetli gün yoktur.
"Hırsızların büyüğü kimdir bilir misiniz?"
Resûlullah efendimizin kadınlardan söz aldığı ikinci şart: Başkasının malını izinsiz kullanmamaktır.
Kadınların hemen hemen hepsinin düştüğü bu yanlışlık kocalarının malını, kocalarının izni olmadan harcamalarıdır. Bununla, büyük günaha girmiş oluyorlar. Bu hâl, hemen hemen bütün kadınlarda var gibidir. Ancak, Allahü teâlânın koruduğu az kimse bundan kurtulmaktadır.
Allahü teâlâ, kadınları şirkten men' ettikten sonra, ikinci olarak, hırsızlıktan, izinsiz almaktan men' buyurdu. Çünkü, bunu helâl sanarak, çoğu kâfir olur. Bundan dolayı, bu günah, kadınlar için, başka günahlardan daha büyük oldu.
Başkalarının mallarını da, habersiz kullanmak kendilerine hafîf gelir. Çekinmeden başkalarının mallarına hıyânet ve hırsızlık etmiş olurlar.
Bu durum erkek için de geçerlidir. Hanımına ait bir şeyi, kocası ondan izinsiz kullanamaz, başkasına veremez. Dinimize göre, karı koca birbirlerinin mallarına müdahale edemez. Herkesin malı kendinindir.
Bir mü'minin, kendine sâdık ve emîn olan, istismar etmiyen, israf da etmiyen malı haram işlerde kullanmıyacak bir hanım olduğunda iş kolay. Müslüman erkek, hanımını bu büyük günâhtan kurtarmak için, malını istediği şekilde sarf etmesine, harcamasına önceden izin verebilir. Bu takdirde onun adına rahat bir şekilde hareket edebilir. Başka bir hırsızlık şekli de namazla ilgilidir. Birgün Peygamber efendimiz, Eshâb-ı kirâmına sordu:
- Hırsızların büyüğü kimdir bilir misiniz? Eshâbı,
- Bilmiyoruz, siz buyurun! dediklerinde:
- Hırsızların büyüğü, namazından çalandır ki, namazın erkânını tamam yapmaz! buyurdu.
Bu hırsızlıktan da sakınmalıdır ve büyük hırsız olmaktan kurtulmalıdır. Her müslüman kadın şartlarına uygun olarak, namazını aksatmadan, muntazam olarak kılmalıdır. Çocuğu, ev işlerini bahane ederek, namazı aksatmamalıdır. Kırâeti doğru okumalıdır. Rükü'u, secdeleri, kavmeyi ve celseyi, itmînân ile yapmalıdır. Yâni, rükü'den kalkınca tam dikilip, bir tesbîh miktârı durmalı ve iki secde arasında doğru oturup yine bir tesbîh mikdârı öyle durmalıdır. Böyle yapmıyanlar, hırsızlardan olur ve çok azaplara yakalanır. Kadınlar bilhassa bu konuda gevşek davranmaktadırlar. Namaz dinin temelidir. Temeli olmıyan veya sağlam temeli olmıyan bina eninde sonunda yıkılır.
Bugün birçok kadın bilhassa birşeyi kaybolunca veya kızına talip çıktığında damat adayının iyi mi kötü mü olduğu, ilerde neler olacağını, geçimlerinin nasıl olacağı hakkında hemen cinci hocalara koşup soruyorlar.
Bu çok tehlikelidir. Dinimiz, gelecekten haber vermenin küfür, dinden çıkmak olduğunu bildirmiştir. Buna inanmak da küfürdür.