Mubarek Nuru
Nur'un yaratılması
Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselam, Allahü teâlânın habibi, sevgilisi, yaratılmış bütün insanların, mahlukatın her bakımdan en üstünü, en güzeli, en şereflisidir. Allahü teâlânın medhettiği ve bütün insanlara ve cinne peygamber olarak seçip gönderdiği, son ve en üstün peygamberdir. Alemlere rahmet olarak gönderilmiş olup, her şey onun hürmetine yaratılmıştır.
Allahü teâlâ, bütün peygamberlerine ismi ile hitab ettiği halde, O'na; "Habibim" (Sevgilim) diye iltifat buyurmuşdur, Ayet-i kerimede mealen; "Seni alemlere rahmet olarak gönderdik" (Enbiya suresi: 107) ve bir hadis-i kudside de; "Sen olmasaydın, sen olmasaydın, mahlukatı yaratmazdım" buyurdu.
Her peygamber, kendi zamanında, kendi mekanında, kendi kavminin hepsinden her bakımdan en üstünüdür. Peygamberimiz ise, dünya yaratıldığı günden, kıyamet kopuncaya kadar, her zamanda, her memlekette, gelmiş ve gelecek bütün varlıkların her bakımdan en üstünü, en faziletlisidir. Hiçbir kimse, hiçbir bakımdan O'nun üstünde değildir. Cenab-ı Hak, O'nu öyle yaratmıştır.
Allahü teâlâ hiçbir şeyi yaratmadan önce, sevgilisi peygamberimiz Muhammed Aleyhisselamın mübarek nurunu yarattı.
Eshab-ı kiramdan Cabir bin Abdullah, bir gün; "Ya Resulallah! Allahü teâlânın her şeyden evvel yarattığı şey nedir?" diye sorunca; "Her şeyden evvel senin Peygamberinin, yani benim nurumu kendi nurundan yarattı. O zaman; levh, kalem, Cennet, Cehennem, melek, sema (gökler), arz (yeryüzü), güneş, ay, insan ve cinler yoktu" buyurdular.
Peygamberimizin nuru, Adem Aleyhisselamın kalbi ve cesed-i şerifi yaratılınca, onun iki kaşı arasına kondu. Adem Aleyhisselam kendisine ruh verilince, alnında, zühre yıldızı gibi parlayan bir nurun olduğunu fark etti.
Adem Aleyhisselam yaratıldığında, cenab-ı Hakk'ın kendisine; Ebu Muhammed yani Muhammed'in babası diyerek hitab ettiğini ilham ile anladı ve; "Ey Rabbim! Bana niçin Ebu Muhammed künyesini verdin?" diye sual edince, Allahü teâlâ; "Ey Adem! Başını kaldır!" dedi. Adem Aleyhisselam, başını kaldırıp baktığında, Arş-ı alada sevgili Peygamberimizin "sallallahü aleyhi ve sellem" nurdan yazılmış Ahmed ismini gördü. O zaman; "Ey Rabbim! Bu kimdir?" diye sual etti. Allahü teâlâ da; "Bu, senin zürriyetinden bir peygamberdir. O'nun ismi göklerde Ahmed, yerde ise Muhammed'dir. Eğer O olmasaydı, seni yaratmazdım. Yerleri ve gökleri de halk etmezdim" buyurdu.
Alından alına geçen "nûr"
Âdem aleyhisselâm yaratılınca alnına, sevgili peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın nûru nakşedildi. O nûr alnında parlamaya başladı. Âdem aleyhisselâmdan itibaren temiz babalardan ve temiz analardan geçerek, Peygamber efendimize kadar geldi bu nûr...
Bunu Allahü teâlâ âyet-i kerimede meâlen şöyle bildirmiştir:
"Senin nûrun, hep secde edenlerden dolaştırılıp, sana ınkılâb etmiş ulaşmıştır."(Şuarâ sûresi: 219)
Hadis-i şerifte ise bu husus şöyle bildirilmiştir:
"Allahü teâlâ insanları yarattı. Beni insanların en iyi kısmından vücûda getirdi. Sonra, bu kısımlarından en iyisini seçti. Beni bunlardan vücûda getirdi. Sonra evlerden, ailelerden en iyisini seçip, beni bunlardan meydana getirdi. O hâlde, benim rûhum ve cesedim mahlûkların en iyisidir. Benim silsilem, ecdâdım en iyi insanlardır."
Yaratılan ilk insan olan Âdem aleyhisselâm, Muhammed aleyhisselâmın zerresini taşıdığı için, alnında O'nun nûru parlıyordu. Bu zerre Hazret-i Havvâ'ya, ondan da Şît aleyhisselâma ve böylece temiz erkeklerden temiz kadınlara ve temiz kadınlardan temiz erkeklere geçti. Muhammed aleyhisselâmın nûru da zerre ile birlikte, alınlardan alınlara geçti
Âdem aleyhisselâm vefat edeceği zaman, oğlu Şît aleyhisselâma şu vasiyette bulundu:
"Yavrum! Bu alnında parlayan nûr, son peygamber Muhammed aleyhisselâmın nûrudur. Bunu, mümin, temiz ve afif hanımlara teslim et ve oğluna da böyle vasiyette bulun!"
Muhammed aleyhisselâma gelinceye kadar, bütün babalar, oğullarına böyle vasiyet etti. Hepsi bu vasiyeti yerine getirip, en asîl ve en kibâr kızlar ile evlendiler. Nûr, kadın erkek, temiz alınlardan geçerek asıl sahibine ulaştı.
Resûlullah efendimizin dedelerinden birinin iki oğlu olsa, yahut bir kabile iki kola ayrılsa, peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın nûru, en şerefli ve hayırlı olan tarafta bulunurdu. Her asırda O'nun dedesi olan zât, yüzündeki nûrdan belli olurdu.
O'nun nûrunu taşıyan seçilmiş bir soy vardı ki, her asırda bu soydan olan zâtın yüzü pek güzel ve çok nûrlu olurdu. Bu nûr ile kardeşleri arasında seçilir, içinde bulunduğu kabile başka kabilelerden daha üstün, daha şerefli olurdu.
Nitekim Peygamber efendimiz bir hadis-i şerifte buyurdular ki:
"Benim dedelerimin hiç biri zinâ yapmadı. Allahü teâlâ, beni, temiz, tayyib, iyi babalardan temiz analardan getirdi. Dedelerimden birinin iki oğlu olsaydı, ben bunların en hayırlısında, en iyisinde bulunurdum."
Başka bir hadis-i şerifte de,
"Mensûp olduğum topluluk, ne zaman ikiye ayrılmış ise, Allahü teâlâ beni muhakkak onların en hayırlı olan tarafında bulundurmuştur." buyurdu.
Âdem aleyhisselâmdan beri, evladdan evlada geçerek gelen bu nûr, Târûh'a, ondan oğlu İbrahim aleyhisselâma, sonra oğlu İsmail aleyhisselâma geçmiştir. Onun da alnında güneş gibi parlayan nûr, evladlarından Adnân'a ondan Me'âdd, ondan da Nizâr'a intikal etmiştir.
Nizâr doğunca, babası Me'âdd, oğlunun alnındaki nûru görüp sevinmiş, büyük bir ziyafet vererek; "Böyle oğul için, bu kadar ziyafet az bir şey" dediği için, oğlunun adı Nizâr, yani az birşey mânâsında kalmıştır.
Bundan sonra da bu nûr, sıra ile intikal ederek asıl sahibi olan sevgili peygamberimiz Muhammed aleyhisselâma ulaştı.
Abdülmuttalib ve Zemzem
Peygamber efendimizin babası Hz. Abdullah, Resûlullahın dünyayı teşrifinden önce vefat ettiği için dedesi Abdülmuttalib O'nu himayesine almıştı.
Abdülmuttalib'in esas ismi Şeybe'dir. Şeybe, babası Hâşim vefat ettiğinde, daha çocuktu. Bir gün Medine'de dayılarının evi önünde arkadaşlarıyla ok talimleri yapıyordu. Onları seyreden büyükler, Şeybe'nin alnında parlayan nûrdan, onun şerefli bir kimsenin oğlu olduğunu tahmin ederek hayran kaldılar.
Ok atma sırası Şeybe'ye geldiğinde, yayını gerip hedefe okunu saldı. Ok, tam isabet edince, o heyecanla; "Ben Hâşim'in oğluyum. Elbette okum hedefini bulur!" dedi. Onun bu sözlerinden, Mekkeli Hâşim'in oğlu olduğunu anladılar.
O sırada Hâşim vefat etmişti. Abdü Menâf oğullarından biri Mekke'ye döndüğünde, Hâşim'in kardeşi Muttalib'e; "Medine'de bulunan yeğenin Şeybe çok akıllı bir çocuk. Alnında da herkesi hayran bırakan bir nûr parlıyor. Böyle kıymetli bir çocuğu yanınızdan ayırmanız doğru mu?" dedi.
Bunun üzerine Muttalib, hemen Medine'ye gitti ve yeğeni Şeybe'yi alarak Mekke'ye getirdi. Mekke sokaklarında; "Bu çocuk kimdir?" diye soranlara da; zarar vermemeleri için "Kölemdir" derdi. Bundan sonra Şeybe'nin ismi, Muttalib'in kölesi anlamına gelen Abdülmuttalib olarak kaldı.
Abdülmuttalib'in mübarek bedeninden misk kokusu gelirdi. Alnında, Allahü teâlânın habîbi Muhammed aleyhisselâmın nûru parlar, etrafına hayırlar, bereketler saçardı. Her ne zaman Mekke beldesine yağmur yağmayıp kıtlık olsa, Mekkeliler Abdülmuttalib'in eline yapışıp kendisini Sebir dağına çıkarırlar, duâ etmesi için ona yalvarırlardı.
O da kimseyi kırmaz, Allahü teâlâya yağmur ihsân etmesi için duâ ederdi. Cenâb- Hak da, Abdülmuttalib'in alnında parlayan sevgili Peygamberimizin nûru bereketine duâsını kabul eder, bol bol yağmur gönderirdi. Böylece Abdülmuttalib'in günden güne kıymet ve itibarı çoğaldı.
Mekkeliler onu başlarına reis seçtiler. Ona karşı gelen olmaz, emri altına giren de rahat ve huzur bulurdu. O devrin hükümdarları da, Abdülmuttalib'in fazîletini ve büyüklüğünü tasdik ederlerdi. Sadece İran kisrâsı çekemez, açık ve gizli olarak ona düşmanlık beslerdi.
Abdülmuttalib, Hanîf dînine tabi olup, müslüman idi. Bu din, dedelerinden İbrahim aleyhisselâmın dini idi. Bu sebeple, hiç bir zaman puta tapmadı ve hatta yanlarına bile yaklaşmadı. Kâbe'nin etrafında Allahü teâlâya duâ eder, ibadetlerini yapardı.
Zemzem kuyusu
Bir gün rüyasında bir kimse; "Ey Abdülmuttalib! Kalk Tayyibe'yi kaz!"diyerek kayboldu. Ertesi gün; "Kalk, Berre'yi kaz!" dedi. Üçüncü gün de aynı kimse; "Kalk, Mednûne'yi kaz!"emrini verdi. Dördüncü gün ise, yine o kimse; "Ey Abdülmuttalib! Kalk, Zemzem kuyusunu kaz!" deyince, Abdülmuttalib; "Zemzem nedir? Kuyu nerededir?" diye sordu. O zât da şöyle cevap verdi:
"Zemzem bir sudur ki, hiç eksilmez ve dibine erişilmez. Dünyanın dört bucağından gelen hacılara kifâyet eder. Cebrâil aleyhisselâmın kanadıyla vurduğu yerden çıkmıştır. Allahü teâlânın, İsmail aleyhisselâm için yarattığı sudur. Susuzları kandırır, açları doyurur. Hastalara şifâ olur. Kurban kesilen yere git. Sen orada iken kırmızı gagalı bir karga gelir. Gagasıyla yeri eşer. Onun eştiği yerde, bir de karınca yuvası görürsün. İşte orası Zemzemin yeridir" dedi.
Böylece rüyada bahsedilen zemzemin ne olduğunu öğrenmiş oldu.
Zemzem kuyusu kimin?
Peygamber efendimizin dedesi Abdülmuttalib, sabah erkenden yanına oğlu Hâris'i alarak gece rüyasında bildirilen yere gitti ve heyecanla beklemeye başladı. Bir ara rüyâda söylenildiği şekilde kırmızı gagalı karga gelip, oradaki bir çukura kondu ve gagası ile yere vurmaya başladı. Altından karınca yuvası çıktı. Abdülmuttalib ile oğlu Hâris, derhal orayı kazmaya başladılar. Bir müddet kazdıktan sonra kuyunun ağzı göründü.
Abdülmuttalib bunu görünce; "Allahü ekber, Allahü ekber!" diyerek tekbir getirmeye başladı. Başından beri, kuyunun kazılmasını dikkatle takib eden Kureyşliler, yanına gelerek; "Ey Abdülmuttalib! Bu, babamız İsmail'in kuyusudur. Onda bizim de hakkımız vardır. Bizi bu işe ortak etmelisin!" dediler.
Abdülmuttalib ise, "Hayır! Bu iş, sadece bana ihsân edilmiş bir vazifedir" diye cevab verdi. Bunun üzerine Kureyşliler; "Sen yalnızsın. Tek oğlundan başka kimsen de yok. Bu şekilde bize karşı koyman mümkün değil!" dediler.
O zaman içi burkuldu. Tek çocuğu olduğu için üzüldü. Bu üzüntü ile ellerini kaldırarak; "Yâ Rabbî! Bana on çocuk ihsan eyle. Eğer bu duâmı kabul buyurursan, içlerinden birini Kâbe'de kurban edeceğim" diye yalvardı.
Abdülmuttalib, kazı işinin tehlikeli bir hal aldığını, neticede şiddetli çarpışmaların olabileceğini düşündü. Sonunda kazmayı bırakarak anlaşma yoluna gitti. İşin bir hakem tarafından halledilmesini istedi.
Sonunda, Şam'da oturan bir kâhinin buna çare bulacağına karar verdiler. Kureyşin ileri gelenlerinden bir grup ile yola çıkıldı. Yolda susuzluktan ve sıcaktan ziyadesiyle bunalan kervan, hareket edemez oldu. Artık bir damla suya can atacak hale gelmişlerdi.
Tek arzularının bu olmasına rağmen, kavurucu çölün ortasında su bulmak imkansızdı. Herkesin ümidini kestiği bir anda, Abdülmuttalib onlara;
- Geliniz, geliniz! Toplanınız! Hem size, hem de hayvanlarınıza yetecek kadar su buldum! diye bağırdı.
Muhammed aleyhisselâmın mübarek nûrunu alnında taşıyan Abdülmuttalib, su ararken, devesinin ayağı büyük bir taşa takılmış ve taş yerinden oynayınca altında su çıkmıştı. Herkes koşarak geldi, kana kana su içerek yeniden hayat buldu.
Abdülmuttalib'in bu büyüklüğü karşısında mahcub olan Kureşyliler;
- Ey Abdülmuttalib! Artık sana diyecek bir sözümüz kalmadı. Zemzem kuyusunu kazmaya en layık olan sensin. Bu hususta seninle bir daha münakaşa etmeyeceğiz. Artık hakeme gitmeye de lüzum kalmadı, geri dönüyoruz, dediler ve geri döndüler.
Abdülmuttalib, alnında parlayan nûrun hürmetine, Zemzem kuyusun kazıp, suyu çıkarma şerefine kavuştu.
Abdülmuttalib'in, Zemzem kuyusunu kazdıktan sonra şânı ve şöhreti daha çok arttı. Aradan yıllar geçti. Cenâb-ı Hak, gönlünün derinliklerinden koparak yaptığı duâyı kabul edip Abdülmuttalib'e, Hâris'den başka on oğul ve altı kız çocuğu ihsan etti. Fakat aradan seneler geçince adağını unuttu. Abdülmuttalib'e, bir gün rüyâsında;
- Ey Abdülmuttalib! Adağını yerine getir! denildi. Sabahleyin Abdülmuttalib bir koç kurban etti. Fakat o gece tekrar ikaz edildi:
- Ondan daha büyüğünü kurban et! Sabahleyin bir sığır kurban ettiği halde tekrar, rüyâsında;
- Ondan daha büyüğünü kurban et! Emri üzerine, çaresiz kalarak "Ondan daha büyüğü nedir?" diye sordu. O zaman;
- Oğullarından birini kurban etmeyi adamıştın. Adağını yerine getir! denildi.
Kur'a Abdullah'a çıktı
Abdülmuttalib'e rüyasında seneler önce yaptığı adağını yerine getirmesi bildirildi. O da çocuklarını toplayarak, seneler önce yaptığı duâyı söyledi. Sonra oğullarına, adağı gereği içlerinden birini kurban etmesi lazım geldiğini bildirdi. Evladlarından hiç bir muhalefet görmedi. Üstelik onlar;
- Ey babamız! Adağını yerine getir! İstediğini yapmakta serbestsin! dediler.
Abdülmuttalib, kur'a çekerek kurban olacağı oğlunu tesbit etti. Kur'a, en çok sevdiği oğlu, alnında Allahü teâlânın habîbi Muhammed aleyhisselâmın nûrunu utaşıyan Abdullah'a çıkmıştı.
Abdülmuttalib, bir an sendeledi, göz pınarları yaşla doldu. Allahü teâlâya verdiği sözü yerine getirmeliydi. Çaresiz bir eline bıçağı, bir eline ciğerpâresi Abdullah'ı alarak, Rabbine verdiği sözü yerine getirmek için Kâbe'ye vardı.
Gözü yaşlı baba, Abdullah'ı kurban etmek için bütün hazırlıklarını tamamladı. O esnada, Kureyş'in ileri gelenleri, hayret dolu bakışlarla hadiseyi takib ediyorlardı.
İçlerinden Abdullah'ın dayısı;
- Ey Abdülmuttalib! Dur! Biz senin bu oğlunu boğazlamana asla razı değiliz. Eğer böyle bir iş yaparsan, bundan sonra Kureyş arasında âdet olur. Herkes oğlunu kurban için nezredip keser. Böyle şeye ön ayak olma! Sen, adağını başka bir şekilde yerine getir!.. dedi.
Sonra; "Bir kâhine sor da sana yol göstersin" diye teklifte bulundu. Abdülmuttalib, bu söz üzerine, Hayber'de bulunan Kutbe adındaki kâhine gitti ve durumu anlattı. Kâhin sordu;
- Sizde bir insanın diyeti ne kadardır?
- On devedir.
- O zaman, on deve ve oğlunuz arasında kur'a çekiniz. Kur'a oğlunuza çıkarsa, on deve daha artırarak yeniden kur'a çekiniz. Kur'a develere çıkıncaya kadar böyle artırarak devam ediniz.
Abdülmuttalib, sevinç içinde hemen Mekke'ye döndü ve kâhinin dediği gibi yaptı. On deve artırarak defalarca kur'a çekti. Hep Abdullah'a çıktı. Ancak deve sayısı yüze çıkınca, kur'a develere isabet etti. İhtiyat olsun diye iki defa daha çekti. Her iki kur'a da, develere çıktı.
Abdülmuttalib; "Allahü ekber! Allahü ekber!" diyerek tekbirlerle develeri kesti. Etlerini kendisi ve oğullarından hiç biri almadı. Hepsini fakirlere dağıttı.
Âdem aleyhisselâmdan beri, bir de İsmail aleyhisselâmın kurban edilme hadisesi vardır. Peygamber efendimiz; nesebi İsmail aleyhisselâma dayandığı için; "Ben, iki kurbanlığın oğluyum" buyurmuştur.
Hz. Abdullah'ın Hz. Amine ile evlenmesi
Kurban edilmekten kurtulan, Abdullah, büluğ çağına eriştiğinde, gerek güzel ahlakı, gerekse yakışıklılığı ile insanlar arasında müstesna bir şahıs oldu. Uzaktan yakından herkes, ona kızlarını vermek için yarışa girdiler.
Güzelliği ve şöhreti ta Mısır'a kadar yayılmıştı. İki yüze yakın kız Mekke'ye kadar gelip, ona evlenme teklif etmişlerdi. Abdülmuttalib ise oğluna; zamanın en kibar, asîl, güzel, müşrik olmayan, İbrahim aleyhisselâmdan beri uydukları "Hanîf dini"ne bağlı müslüman bir kız arıyordu.
Abdülmuttalib, Benî Zühre kabilesinin büyüğü Vehb'in kızı Âmine'nin güzelliğini, iffet ve hayâsını, dinine bağlılığını işitmişti. Soy bakımından da akraba idiler ve bir kaç batın yukarıda birleşiyorlardı. Her iki tarafa da rüyada yapılan ikazlar ve bu doğrultuda yapılan görüşmeler sonunda, oğlu Abdullah'ı, Vehb'in kızı Âmine ile evlendirdi...
"Nûr"un anneye geçmesi
Peygamber efendimizin Babası Abdullah'ın evlendiği sene, Mekke'de şiddetli bir kıtlık vardı. Senelerdir yağmur yağmamıştı. Ağaçlar kurumuş, mahsûlden eser görünmez olmuştu. İnsanlar dayanılmaz bir sıkıntı içine düşmüş, ne yapacaklarını bilemez hale gelmişlerdi.
Sevgili Peygamberimizin mübârek nûru, hazret-i Abdullah'dan hazret-i Âmine'ye geçtikten sonra yağmurlar başladı o kadar yağmur yağdı, o kadar mahsûl oldu ki, o seneye bolluk senesi diye isim verdiler.
Âmine vâlidemiz hâmile iken, kocası Abdullah ticaret için Şam'a gitmişti. Dönüşünde hastalandı. Medine'ye gelince dayıları Neccâroğullarının yanında on sekiz veya yirmi beş yaşında iken vefât etti. Bu haber Mekke'de duyulunca koca şehir üzüntüye gark oldu.
Peygamber efendimizin babası Abdullah, oğlu doğmadan vefât edince melekler;
- Ey Rabbimiz, Resûlün yetim kaldı, dediler. Allahü teâlâ;
- O'nun koruyucusu ve yardımcısı benim, buyurdu.
Fil vak'ası
Resûl-i ekrem efendimizin doğmasına iki ay kadar zaman vardı. Bu sırada Fil vak'ası meydana geldi. İnsanlar her taraftan akın akın gelip, Kâbe'yi ziyaret ederlerdi. Buna engel olmak isteyen Yemen vâlisi Ebrehe, Bizans İmparatorunun da yardımı ile Sana'da büyük bir kilise yaptırdı.
İnsanların Kabe'yi değil bu kiliseyi ziyaret etmelerini istedi. Araplar ise eskiden beri Kâbe'yi ziyaret ettiklerinden, Ebrehe'nin yaptırdığı kiliseye hiç itibar etmediler. Hakaret gözüyle baktılar. Hatta içlerinden biri kiliseyi kirletti. Bu hadiseye kızan Ebrehe, Kâbe'yi yıkmaya karar verdi.
Bu maksatla büyük bir ordu hazırlayıp, Mekke üzerine yürüdü. Mekke'ye yaklaşınca, Kureyş'in mallarını yağma etmeye başladılar, Abdülmuttalib'e ait iki yüz deveye de el koymuşlardı. Abdülmuttalib, gidip develerini istedi. Ebrehe;
- Ben sizin mukaddes Kâbe'nizi yıkmaya geldim. Sen onu korumak istemiyorsun da develerini mi istiyorsun?
- Ben develerin sahibiyim. Kâbe'nin elbette sahibi vardır. Onu, O korur.
Ebrehe:
- Bana karşı onu koruyacak yoktur! diyerek Abdülmuttalib'e develerini verip, sonra da Kâbe'ye doğru ordusuna hareket emrini verdi.
Ebrehe'nin ordusunda, önde yürütülen ve böylece zafere kavuşulacağına inanılan "Mahmûd" adında bir fil vardı. Ebrehe, Kâbe'ye yönelince, bu fil yere çöktü ve yürümez oldu. Halbuki Yemen'e çevrilince; koşarak gidiyordu.
Böylece, Mekke'ye yaklaşıp hücûma gücü yetmeyen Ebrehe'nin ordusu üzerine, Allahü tealâ, Ebâbîl yani Dağ Kırlangıcı denilen kuşlardan bir sürü gönderdi. Bu kuşların her biri; biri ağzında ikisi de ayaklarında olmak üzere nohut veya mercimek büyüklüğünde üçer taş taşıyorlardı.