Resulullahın iki emaneti
Peygamberimiz, hac dönüşü Cuhfe mevkiinde, Gadir-i Hum vadisinde konakladı. Hum, Mekke ile Medine arasında bir sudur. Yahut, oradaki meşeliğin ismidir.
Orada bir de, göl bulunmaktadır ki, suyu zehirli olduğu için, doğan çocuklar, oradan başka bir yere göçmezlerse, zarar görürlür.
Gadir-i Humm'un, Cuhfe'ye uzaklığı iki mil veya üç mildir. Gadir-i Humm'da, su başında bulunulduğu sırada, Müslümanlar, namaza çağırıldı.
Oradaki iki ağacın altları süpürülüp temizlendi. Semüre ağacının üzerine bir elbise gerilerek güneşin sıcağından korunmak üzere Peygamberimiz için gölgelik yapıldı. Efendimiz, orada öğle namazını kıldı.
Müslümanlara hitap etmek üzre ayağa kalktı. Allaha hamd-ü senada bulundu. O gün, Kıyamet gününe kadar olup bitecek şeyleri haber verdi. Va'z ve nasihatta bulundu:
"Ey insanlar! Haberiniz olsunki, ben de, ancak bir insanımdır. Çok sürmez, yüce Rabbimin Elçisi, bana gelecek ve ben de, onun davetine icabet edeceğim. Ben, size iki ağır emanet bırakıyorum. Onların birincisi; yüce Allahın Kitabıdır ki Onun içinde hidayet ve Nur vardır. Yüce Allahın Kitabını tutunuz ve ona sımsıkı sarılınız!
İkincisi de; Ehl-i Beyt'imdir. Ehl-i Beyt'im hakkında, size, Allahı hatırlatırım! Ehl-i Beyt'im hakkında, size, Allahı hatırlatırım! Ehl-i Beyt'im hakkında, size, Allahı hatırlatırım!" Sonra,
"Ey insanlar! Siz, ne üzerine şehadet edersiniz?" diye sordu.
"Allah'dan başka ilah bulunmadığına şehadet ederiz!" dediler. Peygamberimiz "Sonra?" diye sordu. "Muhammed Aleyhisselamın da, Allahın kulu ve Resûlü olduğuna şehadet ederiz!" dediler.
Peygamberimiz "Sizin Veliniz kimdir? diye sordu. "Bizim Velilerimiz, Allah ve Allahın Resûlüdür!" dediler. Peygamberimiz "Ey insanlar! Benim, Mü'minlere öz nefislerinden önce geldiğimi biliyorsunuz değil mi?" diye sordu. "Evet! Ya Resûlallah!" dediler.
Peygmaberimiz "Benim, Mü'minlere öz nefislerinden önce geldiğimi biliyorsunuz değil mi?" diye tekrar sordu. "Evet!" dediler.
Bunun üzerine, Peygamberimiz, Hz. Ali'nin elinden tutup "Ben, kimin Mevlası isem, Ali de, onun Mevlasıdır! Allahım! O'na dost olana, dost ol! Düşman olana, düşman ol! O'na yardım edene, yardım et!" diyerek Allah'a yalvardı.
Hz. Ömer, Hz. Ali ile karşılaşınca:
"Ey Ebû Talib'in oğlu! Ne mutlu sana!
Sen, sabahladığında da, akşamladığında da, erkek, kadın bütün Mü'minlerin Mevlasısındır!" diyerek O'nu kutladı.
Veda haccının tamamlanması
Resulullah efendimiz, Zülhuleyfe'ye gelip Muarres'te konakladı.
Zaten, Peygamberimiz, Medine'den Mekke'ye giderken Şecere yolunu tutar Şecere Mescidinde namaz kılardı.
Mekke'den dönüp Medine'ye girerken de Şecere Mescidinden daha aşağıda bulunan ve Medine'ye yakın olan Muarres yoluyla girerdi.
Geceyi, vadinin ortasındaki Zülhuleyfe'de geçirir sabah namazını kılar, sabahleyin Medine'ye hareket ederdi.
Peygamberimize "Sen, mübarek bir vadidesin!" buyrulmuştu. Muarres, Medine'ye altı mildir. Peygamberimiz; hacdan veya umreden, ya da, bir gazadan dönerken, yüksek bir yere, bir dağ eteğine veya bir bayıra çıktıkça, üç kerre Tekbir getirir, sonra da:
"Bir olan Allah'tan başka ilah yoktur. O'nun eşi, ortağı yoktur.
Mülk, O'nundur.
Hamd, O'na mahsustur.
Diriltirdir, öldürürdür. O, hiç ölmeyen diridir.
Hayır, yalnız O'nun elindedir.
O, her şeye kaadirdir.
Biz, dönenleriz. Tevbe edenleriz. Secde edenleriz. İbadet edenleriz. Rabbimize hamd edenleriz.
Yüce Allah, vadini yerine getirdi. Kuluna, yardım etti. Toplanmış olan kabileleri tek başına bozguna uğratıp dağıttı!" diyerek dua eder ve bunu, Medine'ye girinceye kadar tekrarlar, dururdu...
Peygamberimiz, Muarres yoluyla bu dönüşünde de, böyle yaptı.
Medine'yi, görünce, üç kere Tekbir getirip duasını tekrarladı.
Peygamberimiz, ev halkının yanına geceleyin ansızın girmezdi. Ya akşam üzeri, ya da, sabahleyin girmeyi adet edinmişti.
Peygamberimiz, Medine'ye girince, devesini, Mescidin kapısında çöktürdükten sonra Mescide girdi. Mescidde iki rekat namaz kılıp evine döndü.
Böylece, Resulullah efendimiz, Mekke'de 10 gün kalıp, Veda haccını ve Veda tavafı tamamlayarak Medine'ye döndü. Veda haccından sonra Eshab-ı kiram geldikleri yerlere gidip; Resulullah'ın bildirdiği ve emrettiği şeyleri oralarda anlattılar.
Gerçekten de bu veda hutbesi oldu. Bunu hz. Ebu bekir anlamıştı. Veda Hutbesi'nin okunduğu gün, Maide suresinin; "Bugün, dininizi sizin için ikmal eyledim... "ayet-i kerimesi nazil olunca, hazret-i Ebu Bekir ağlamaya başladı. Eshab-ı kiram, ağlamasının sebebini sorunca; "Bu ayet-i kerime, Resulullah'ın vefatının yakın olduğuna delalet ediyor. Onun için ağlıyorum" buyurdu.
vefâtı
"Hakkı olan gelsin alsın"
Hicretin on birinci senesi idi. Cebrail Aleyhisselam, bu sene geldiğinde, sevgili Peygamberimize, Kur'an-ı kerimi iki defa baştan sona okudu. Halbuki, daha önceki yıllarda, Kur'an-ı kerimi bir defa okumuştu.
Efendimiz, Cebrail Aleyhisselamın, en son tebliğ ettiği; "Allahü teâlânın yardımı ve zafer günü gelip, insanların, Allahü teâlânın dinine (İslamiyet'e) akın akın girdiklerini görünce, Rabbini hamd ve tesbih et! O'ndan af dile! Çünkü O, tövbeleri daima kabul eder" mealindeki Nasr suresini dinlerdikten sonra; "Ya Cebrail! İçimden, ölümümün yaklaştığını duyuyorum" buyurdu.
Bunun üzerine Cebrail Aleyhisselam, şu ayet-i kerimeleri okudu, mealen; "Ahiret, senin için dünyadan daha hayırlıdır. Rabbin sana razı oldum deyinceye kadar her istediğini verecek" (Duha suresi: 4,5)
Sevgili Peygamberimiz, o gün, Medine'de bulunan bütün Eshab-ı kriamının, öğle namazında mescidde toplanmaları için haber gönderdi. Server-i alem efendimiz, namazı kıldırdıktan sonra, bir hutbe irad ettiler.
Bu öyle bir hutbe idi ki, dinleyen bütün kalbler ürpermiş, gözlerinden yaşlar boşanmıştı. Daha sonra; "Ey insanlar! Sizin peygamberiniz olarak beni nasıl buldunuz" buyurunca, Eshab-ı kiram;
"Ya Resulallah! Allahü teâlâ, sana bizim tarafımızdan bol bol hayırlar ihsan buyursun. Sen, bizim için çok şefkatli bir baba, nasihatte bulunan şefkatli bir kardeş gibiydin. Allahü teâlânın sana lütfettii peygamberlik vazifesini yerine getirdin. Vahyedilenleri bize ulaştırdın. Rabbinin yoluna, İslam'a hikmet ile, güzel nasihat ile davet ettin, çağırdın. Allahü teâlâ sana, en güzel ve en yüksek karşılıkları versin" dediler.
Efendimiz; "Ey mü'minler! Allah aşkına, kimin bende hakkı varsa, kalksın gelsin, kıyametten önce burada alsın" buyurdular. Fakat kalkıp gelen olmadı. Resulullah efendimiz, ikinci ve üçüncü defalar da Allahü teâlânın adını anarak; "Hakkı olan gelsin alsın" buyurdu.
Bunun üzerine Eshab-ı kiramdan pir-i fani olan hazret-i Ukaşe kalktı. Resulullah'ın huzuruna vardı. Sonra; "Anam-babam sana feda olsun ya Resulallah! Tebük gazasında, seninle beraberdim. Tebük'ten ayrıldığımız sırada benim devemle, sizinki yanyana gelmişlerdi. Ben devemden indim. Sana yaklaştım. Maksadım, seni mübarek vücudundan öpmekti, o zaman kamçı ile sırtıma vurmuştun. Niçin vurduğunu bilmiyorum" dedi.
Peygamber efendimiz; "Ya Ukaşe! Allahü teâlâ seni, Resulünün kasten vurmasından muhafaza eylesin. Ya Bilal! Kızım Fatıma'nın evine git. O kamçıyı bana getir" diye emretti.
"Ne mutlu sana! Ey Ukaşe"
Hazret-i Bilal, Resulullahın kamçısını getirmek üzere mescidden çıktı. Elini başına koymuş, "Resulullah kendisine kısas yaptıracak!" diye hayretler içerisinde kalmıştı. Eve varınca kapıyı çalıp; "Ey Resulullah'ın kerimesi! Bana Resulullah'ın kamçısını ver!" deyince, hazrte-i Fatıma validemiz; "Ya Bilal! Şimdi ne hac zamanı, ne de gaza! Babam kamçıyı ne yapacak?" diye sordu.
Bilal ; "Ey Fatıma! Haberin yok mu? Resulullah'a onunla kısas yapılacak!" dedi. Hz. Fatıma validemiz; "Ya Bilal! Resulullah'tan kısas ile hakkını almaya kimin gönlü razı olur? Madem ki, istedi vereyim. Fakat, Hasan ve Hüseyin'e söyle, hakkını kim alacaksa, kısası kendilerine yaptırsınlar. O zat, hakkını onlardan alsın. Sakın Resulullah'a kısas yaptırmasınlar" diye hazret-i Bilal'e sıkıca tenbih etti.
Bilal mescide geldi ve kamçıyı Resulullah efendimize, O da hazret-i Ukaşe'ye verdi. Hz. Ebu Bekir ve Ömer bu durumu görünce; "Ey Ukaşe! İşte biz yanında hazırız, hakkını bizden al. Ne olur, Resulullah'dan alma!" diye yalvardılar.
Bunun üzerine Peygamber efendimiz hazret-i Ebu Bekir'e; "Ey Ebu Bekir! Sen bırak, çekil aradan. Ey Ömer! Haydi sen de çekil. Allahü teâlâ, sizin yüksek derecenizi bilmektedir" buyurdu.
Sonra hazret-i Ali kalktı; "Ey Ukaşe! Resulullah'a vurmana, gönlüm razı olmuyor. İşte sırtım ve karnım. Gel hakkını benden al, istersen yüz kerre vur. Fakat Resulullah'a dokunma!" deyince, Peygamber efendimiz; "Ey Ali! Sen de otur. Allahü teâlâ, senin de yüksek mertebeni, durumunu bilmektedir" buyurdu.
Bu defa hazret-i Hasan ile Hüseyin kalktılar, "Ey Ukaşe! Sen de biliyorsun ki, biz Resulullah'ın torunlayırız. Onun için bize kısas, Resulullah'a kısas demektir. Hakkını bizden al, ne olur Resulullah'a vurma!" deyince, Peygamber efendimiz, onlara; "Siz de oturunuz, ey iki gözümün neş'eleri" buyurdular.
Sonra; "Ey Ukaşe! Gel vur!" buyurdular. Ukaşe; "Ya Resulullah! Sen bana vurduğun zaman benim vücudum açıktı" deyince, sevgili Peygamberimiz mübarek sırtını açtı. Bu sırada Eshab-ı kiramdan hıçkırıklar duyuldu; "Ya Ukaşe! Resulullah'ın mübarek sırtına vuracak mısın?" dediler.
Herkes üzüntü içerisinde bekleşiyordu. Hazret-i Ukaşe, Resulullah efendimizin mübarek sırtındaki Peygamberlik mührünü görünce, birden bire; "Anam-babam sana feda olsun ya Resulullah! Hakkını almak için, senin o mübarek sırtına vurmaya, sana kısas yapmaya kimin gücü yeter, buna kim cesaret edebilir?" diyerek, Kainatın sultanının mübarek mühr-i nübüvvetini öpüverdi. "Maksadım bu idi", dedi. Eshab-ı kiramın hepsi; "Ne mutlu sana, ne mutlu sana! Ey Ukaşe" dediler...
"İstigfar etmek üzere emir aldım"
Safer ayının son günleriydi. Alemlerin efendisi, kuzeydeki Bizans imparatorluğunun, müslümanlar için büyük bir tehlike olmadan önce, onları tekrar İslam'a davet etmek, kabul etmezlerse harbetmek ve İslam Devleti'nin emrine sokmak istiyordu. Bu sebeple Rumlarla muharebe etmek üzere kahraman Eshabının hazırlanmasını emir buyurdular.
Eshab-ı kiram hazırlık yapmak için dağıldı. Resul-i ekrem efendimiz, hazret-i Üsame bin Zeyd'i çağırdılar; "Ey Üsame! Şam'a, Belka sınırına, Filistin'deki Darum'a, babasının şehid edildiği yere kadar, Allahü teâlânın ismiyle ve bereketiyle git. Onları atlara çiğnet. Seni, bu orduya başkumandan tayin ettim. Übnalıların üzerine ansızın varıp, üzerlerine şimşek gibi saldır. Varacağın yere haber ulaşmayacak şekilde hızlı git. Yanına kılavuzları alıp, casus ve göcüleri önünden ilerlet, Allahüt eala zafer ihsan ederse, onların arasında az kal" buyurdular.
Cürf'te karargah kurmalarını emir buyurup, mübarek elleriyle sancağı bağlayarak teslim ettiler. Mescidde minbere çıktılar; "Ey Eshamım! Üsame'nin babası Zeyd, kumandanlığına nasıl layık ve benim katımda nasıl en sevgiliyse, ondan sonra, oğlu Üsame de kumandanlığa öyle layıktır. Üsame, benim katımda insanların en sevgililerindendir" buyurdu.
Hazret-i Üsame'nin kumandası altında, savaşa gideceklerin arasında; hazret-i Ebu Bekir, hazret-i Ömer, hazret-i Ebu Ubeyde bin Cerrah, hazret-i Sa'd bin Ebi Vakkas gibi Eshabın ileri gelenleri de vardı.
Fakat ertesi gün, Kainatın sultanı ainden hastalandığı için, ordunun gitmesi Peygamber efendimizin ahırete irtihalinden sonraya kalmıştı. Sevgili Peygamberimiz, şiddetli humma yakalanmışlardı. Gittikçe ateşi artıyor, hastalık şiddetleniyordu. Ağırılarının azaldığı bir gece yarısı, yatağından kalktılar. Giyenerek gitmeye hazırlandılar.
Bunu gören hazret-i Aişe validemizi; "Anam-babam, canım sana feda olsun ya Resulallah! Nereye gidiyorsunuz?" diye sordu; Efendimiz; "Baki kabristanlığında medfun bulunanlar için istigfar etmek üzere emir aldım. Oraya gidiyorum" buyurdu.
Yanına Ebu Müveyhib ile Ebu Raifi'yi alarak gittiler. Mezarlıkta uzun uzun dua edip, onların af ve magfireti için Allahü teâlâya yalvardılar. Peygamber efendimizin bu ısrarlı yalvarması karşısında, yanında bulunan sahabiler; "Biz de, şimdi burada medfun bulunsaydık da, Resulullah efendimizin bu duasına mazhar olmakla şereflenseydik!" dediler.
"Buluşma yerimiz Kevser havuzudur!"
Sevgili Peygamberimiz, Baki kabristanlığını ziyaretinde Ebu Müveyhib'e dönerek; "Ey Ebu Müveyhib! Ben, dünya hazineleri ile ahıret nimetlerini seçmede serbest bırakıldım. İstersen dünyada baki ol, sonra Cennet'e git, istersen Likaullah (Allahü teâlâya kavuşmak) hasıl olup Cennet'e gir dediler. Ben, Likaullahı ve sonra Cennet'i seçtim" buyurdu.
Bir gün de, Uhud'da bulunan şehidler için magfiret dilemek üzere yola çıktılar. Onlar için, Allahüteâlâya uzun uzun yalvararak dua eylediler. Sonra mescide gelip Eshab-ı kirama;
"Ben, sizin Kevser havuzuna en önce kavuşanınız, karşılayanınız olacağım. Sizinle buluşma yerimiz orasıdır... Ben, sizin için, benden sonra müşrikliğe dönersiniz diye korkmam. Ancak dünyaya kapılır, onun içinbirbirinizi kıskanır, birbirinizi öldürürsünüz. Neticede sizden öncekilerin yok olup gittikleri gibi, siz de, yok olur gidersiniz diye korkarım!.." buyurdular. Sonra saadethanelerini teşrif ettiler.
Hastalıkları ağırlaşmıştı. Mübarek hanımefendileri, sevgili Peygamberimizin, hazret-i Aişe validemizin evinde kalmalarını, kendi haklarını ona tercih ettiklerini bildirdiler. Zevce-i mutahharalarının bu fedakarlıklarına memnun olup, hepsine dua ettiler ve ondan sonraki günlerini hazret-i Aişe validemizin evinde geçirmeye başladılar.
Resul-i ekrem efendimizin, ateşi çok artmıştı. Ateşin şiddetinden yatağında, bir taraftan diğer tarafa dönmek mecburiyetinde kalıyordu. O halde iken, Eshab-ı kiram, ziyarete gidiyor, Efendimizin çektiği şiddetli sıkıntıya ziyadesiyle üzülüyorlardı. Hz. Ebu Sa'id-i Hudri anlattı ki:
"Resulullah'ın mübarek huzuruna gitmiştim. Üzerinde kadife bir örtü bulunuyordu. Hastalğın verdiği sıcaklık örtüden dışarı çıkıyor, hararetten elimizi örtüye dokunduramıyorduk. Hayretimizi ve üzüntümüzü gören Resulullah efendimiz; "En şiddetli bela, peygamberlere olur. Buna rağmen peygamberin belalara sevinmesi, sizin, verilen ihsanlara sevinmenizden daha fazladır" buyurdu."
Hz. Ümmü Bişr bin Bera da şöyle anlattır: "Resulullah'ın ziyaretine gitmiştim. Mübarek vücudu ateş gibi yanıyordu. "Canım sana feda olsun ya Resulullah! Ben, hiçbir zaman böyle şiddetli bir hastalık görmedim!.." dedim. Buyurdular ki: "Ey Ümmü Bişr! Hastalığın şiddetli olması, sevabımın çok olması içindir. Bu hastalık, Hayber'de tatmış olduğum zehirli etin eseridir. O etin acısını her zaman duyardım. O gün yediğim, zehir, şimdi ebherimi yani avort damarımı koparmaktadır" buyurdu.
"Biliniz ki ben Rabbime kavuşacağım"
Hastalık günden güne şiddetleniyordu. Sevgili Peygamberimiz, Abdullah bin Mes'ud hazretlerine buyurdu ki: "Hastalığa tutulan hiçbir müslüman yoktur ki, Allahü teâlâ, onun hata ve günahlarını, ağacın yaprakları döküldüğü gibi dökmesin!"
Eshab-ı kiram bu duruma çok üzülüyor, evlerinde rahat edemiyorlardı. Mescide toplandılar. Peygamber efendimizin durumunu sormak üzere hazret-i Ali'yi huzura gönderdiler. Alemlerin efendisi, işaretle; "Eshabım ne diyorlar?" diye sordular.
O da; "Resulullah aramızdan giderse!.. diye çok üzülüp telaş ediyorlar" dedi. Eshabına olan merhametleri çok daha fazla olan sevgili Peygamberimiz, hastalığının şiddetine katlanarak kalktılar, hazret-i Ali ve hazret-i Fadl bin Abbas'a dayanarak mescide geldiler.
Minbere çıkarak Allahü teâlâya hamd ve sena ettikten sonra, Eshab-ı kirama; "Ey Eshabım! Benim ölümümü düşünüp telaş ediyormuşsunuz. Hiçbir peygamber, ümmeti arasında sonsuz kaldı mı ki, ben de sizin aranızda sonsuz kalayım? Biliniz ki, ben Rabbime kavuşacağım. Size nasihatım olsun ki, Muhacirlerin büyüklerine saygı gösteriniz! Ey Muhacirler! Size de vasiyetim şudur ki, Ensara iyilik ediniz! Onlar size iyilik etti. Evlerinde barındıdı. Geçinmeleri sıkıntılı olduğu halde, sizi kendilerinden üstün tuttular. Mallarına sizi ortak ettiler. Her kim Ensar üzerine hakim olur ise, onları gözetsin, kusur edenleri olursa affetsin" buyurdu.
Sonra nasihatlar edip; "Allahü teâlâ, bir kulunu dünyada kalmak ile, Rabbine kavuşmak arasında serbest bıraktı. O kul, Rabbine kavuşmak istedi" buyurdu.
Hazret-i Ebu Bekir, Resulullah efendimizin sözleriyle vefatına işaret buyurduğunu anlayıp; "Canımız sana feda olsun ya Resulallah!" diyerek ağlamaya başladı. Merhamet deryası, sevgili Peygamberimiz; "Ağlama ya Eba Bekir!" buyurarak ona, sabır ve katlanmak lazım geldiğini emretti.
Mübarek gözlerinden yaş akıyordu. "Ey Eshabım! Din-i İslam yolunda sıdk ve ihlas ile malını feda eden Ebu Bekir'den çok razıyım. Ahıret yolunda arkadaş edinmek elde olsaydı, onu seçerdim" buyurdu ve; "Mescide açılan kapılardan Ebu Bekir'inki hariç hepsini kapatınız" diye emrettiler.
Sonra, minberden inerek hazret-i Aişe validemizin odasına döndüler.
Yeni yorum gönder