Kur'ân-ı kerîmin unutulması
Kur'ân-ı kerîmin ezberlenmesi bizzât peygamber efendimiz tarafından teşvîk edilmiştir. Unutulmasından da men etmiştir. Nitekim Peygamber efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Sizden birinin hergün mescide gidip Allahın kitâbından iki âyet öğrenmesi, onun için iki deveden daha hayırlıdır. Üç âyet öğrenirse bu, üç deveden daha hayırlıdır. Böylece öğrenildiği âyet sayısı, o kadar sayıdaki develerden daha hayırlıdır."
"Kur'ân-ı kerîmi hıfzeden kimsenin anne ve babasının azâbı, kâfir olsalar dahî hafifletilir."
"Kur'ân-ı kerîm okuyunuz ve onu ezberleyiniz. Muhakkak ki Allahü teâlâ, içinde Kur'ân-ı kerîm saklı olan kalbe azâb etmez."
"Kur'ân-ı kerîm bir deride olduğu hâlde ateşe atılsa, ateş onu yakmaz."
Kur'ân-ı kerîmi öğrendikten sonra okumasını veya ezberledikten sonra bir âyetini bile unutmak büyük günâhlardandır.
Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:
"Bana ümmetimin aldığı sevâblar gösterildi. Hattâ câmiden temizledikleri çer çöpün sevâbı bile. Ümmetimin günâhları da gösterildi ve Kur'ân-ı kerîmden bir sûre veya bir âyet öğrenip, sonra unutan kişinin günâhından daha büyük bir günâh görmedik."
"Kur'ân-ı kerîmi öğrenip de sonra unutan kimse, kıyâmet günü Allahü teâlânın huzûruna eli kesilmiş olarak çıkar."
"Kur'ân-ı kerîmi öğrenenlerden birinin; "Ben şu şu âyetleri unuttum" demesi ne fenâ şeydir."
"Hâfızasında Kur'ân-ı kerîmden hiçbir şey olmayan kimse harap olmuş ev gibidir."
"Kur'ân-ı kerîmi devamlı tekrarlayınız. Nefsim yed-i kudretinde olan Allahü teâlâya yemin ederim ki, Kur'ân-ı kerîmin unutulması, bağlı devenin boşanıp kaçmasından daha kolaydır."
"Kıyâmet günü ümmetimin, karşılığını bolca göreceği en büyük günâhlarından birisi, Kur'ân-ı kerîmden bir sûreyi öğrendiği hâlde sonradan onu unutmasıdır."
Yine, öğrenmiş olduğu Kur'ân-ı kerîmi özürsüz olarak unutan kişinin, unuttuğu her âyete karşılık bir derece düşürüleceği ve Allah katına davalı olarak geleceği yolunda da hadîs-i şerîfler vardır.
Resulullahın abdest alması
Vuzû', abdest fiilidir. "vezâet" kelimesinden alınmıştır. Vezâet, güzellik demektir. Namaz ehli olan kimseler, abdestle pâk ve temiz olup yüz güzelliği bulurlar. Onun için bu kelimeden çıkarılıp alınmıştır.
İmam-ı Buharî, Ebu Dâvud ve Tirmizî'nin rivayetlerinde Enes bin Mâlik'den şöyle nakledilmiştir ki:
" Resulullah hazretleri her namaz için bir abdest alırdı" diye bildirilmiştir.
Hz. Enes'e sual edip:
- Siz nasıl ederdiniz? dediler.
- Abdestimiz bozulmadıkça bize bir abdest yeterdi, dedi.
Darımî'nin naklinde Hazret-i Osman'dan rivayet edilmiştir ki:
" Gerçektir ki, Resulullah hazretleri her namaz için bir abdest alırdı", demiştir.
Müslim'in rivayetinde Büreyde'den rivayet edilmiştir ki:
Resulullah hazretleri önceleri her namaz için bir abdest alırdı. Mekke'nin fethinden sonra beş vakti bir abdestle kıldı. Hz. Ömer :
- Ya Resulallah! Önceleri böyle yapmazdınız? dedi.
Peygamber Efendimiz,
- Kasden öyle ettim, ya Ömer! Böyle etmenin caiz olduğunu bildirmek için öyle ettim buyurdu, demiştir.
Peygamber efendimize her namaz için bir abdest alması emrolunmuştu. Gerek abdesti olsun, gerek olmasın...Daha sonra, her namaz vaktinde misvâk kullanması emrolundu. Abdest bozulmadıkça bir abdestle dilediği kadar namaz kılması mümkün kılındı.
Hazret-i Âişe'den rivayet edilmiştir ki, Peygamber efendimiz :
"Üç şey bana farz kılındı: Vitir, misvâklenme ve gece namaza kalkma", buyurmuşlar.
Misvâk kullanmak ve gece namazı, ümmetine sünnettir.
Peygamberimiz abdest ve namazda, yâni namaza duracağı zaman misvâk kullanır, ondan sonra namaza başlardı.
Biri de uykudan kalkıldığı zamandır. Zira, Resulullah geceleyin uykudan kalksa misvak kullanırdı. Bazıları, Namaz için kalkınca böyle ederdi, demişlerdir.
Biri de Kur'an-ı kerim okuma zamanıdır. Nitekim hz. Râfiî, Kur'an-ı kerim okumak dileyen kişinin ağzını misvâkla yıkaması son derece güzel bir harekettir, demiştir.
Biri de ağzının kokusu bozulmuş yahut dişleri sararmış olsa misvâk kullanmak müstehaptır. Hazret-i Âişe validemiz, "Resulullah Efendimiz evine girdiği zaman misvâk tutunmağa başlardı", demiştir.
Abdeste ne kadar su kullanırdı?
Resullah efendimiz misvak kullanmaya çok önem verirdi. İbn-i Abbas hazretleri,
"Resulullah efendimiz gece namazını ikişer rek'at kılar ve namazdan dönünce misvâk tutardı" demiştir.
İkişer rek'at demekten murat, dilediği kadar kılardı ve iki rek'atta bir selâm verirdi, demektir.
Nihayet kendisinde sertlik bulunan her nesne ile misvâklemek kifayet eder. Parmağiyle ederse yine kâfidir. Erâk ağacı dedikleri meşhur olan misvâktir.
Resulullah efendimiz, erâk ağacına işaret edip:
"Bununla misvâklenin", buyurmuştur.
Abdurrahman bin Ebu Bekir Sıddık Fahr-i Kâinat efendimizin hastalığında gelip içeri girdiğinde elinde erâk ağacından bir misvâk vardı. Hazret-i Âişe, Peygamber efendimizin misvâki sevdiğini bilirdi. Kardeşinden onu aldı ve gönlünü hoş etmek için Resulullah hazretlerine verdi. Fahr-i Kâinat Hazretleri de alıp mübarek dişlerine tuttu, demiştir.
Hâsılı, Resulullah efendimiz erâk ağacından misvâk kullandığı sâbit oldu.
Peygamber efendimizin, saçını taramakta, ayakkabı giymekte, abdestte ve misvâk kullanmada, sağdan başlamayı tercih ettiği bildirilmiştir.
Peygamber efendimiz ne miktar su ile abdest alırdı ve ne miktarla guslederdi? Bunu Enes hazretleri şöyle bildirmiştir:
"Resulullah efendimiz, bir sa' miktarı su ile yıkanırdı; nihayeti beş müd'e varırdı. Bir müd ile de abdest alırdı" demiştir. 8 rıtl yanî 3 buçuk kilo su ile, sünnete uygun gusül edilebilir. Resûlullah bir Müd yani 875 gr. su ile abdest alır, bir sâ' hacminde su ile gusül ederdi. Bir sâ' 4200 gram sudur. Hz. Âişe validemiz de, "Resulullah Efendimiz bir sa' ile gusleder ve bir müd ile abdest alırdı"buyurmuştur.
Velhasıl abdest almada ve gusül etmede suyu israftan sakınmak gerektir. Abdestte ve gusülde, lüzûmundan fazla su kullanmak isrâf olup, harâmdır. İmam-ı Ahmed'in naklinde gelmiştir ki, bir gün Sa'd abdest alırken Fahr-i Kâinat hazretleri üzerine uğradı:
- Bu ne israf, ya Sa'd? dedi. O da, " Abdestte israf olur mu?" dedi.
Peygamber efendimiz:
- Evet. Eğer akarsu üstünde ile olsan, israf vardır, diye buyurdu.
Hâsılı, yeter miktardan fazlasını harcamak israftır. İsterse kişi ırmak kenarında olsun.
Resulullah Efendimiz Hazretleri:
"Abdestin bir şeytanı vardır. Adı Velehân'dır. Onun vesvesesine uyup suyu israf etmekten sakının", buyurmuşlar.
Peygamberimiz nasıl abdest alırdı?
Hz. Osman bin Affan Resulullahın nasıl abdest aldığını şöyle anlatır: "Kâinatın efendisi bir su kabı istedi. Getirdiler. Alıp iki mübarek eline üçer kere döktü. Ondan sonra sağ eline, su alıp mazmaza ve istinşak etti (ağzına ve burnuna su verdi.) Ondan sonra üç kere mübarek yüzünü ve üç kere dirseklerine kadar ellerini yıkadı. Sonra mübarek başını meshetti. Ondan sonra iki mübarek ayağını üçer kere topuklarına kadar yıkadı. Daha sonra:
- Bir kimse böyle benim abdestim gibi abdest alır, sonra iki rek'at namaz kılar ve o namazda nefsine tahdis etmezse (yâni mümkün olduğu kadar hatırına, bir nesneyi gönlüne getirmezse ) onun geçmiş günahları mağfiret olunur, buyurdu.
Abdullah bin Zeyd bin Âsımu'l-Ensârî'den rivayet edilmiştir ki, bazı kimseler:
"Peygamber efendimizin aldığı gibi abdest abdest al, görelim," dediler.
Hz. Abdullah su istedi. Getirdiler. Önce iki eline su döktü, ellerini üç kere yıkadı. Ondan sonra eline su alıp üç kere yüzünü yıkadı. Ondan sonra tekrar eline su alıp dirseklerine dek üçer kere yıkadı. Sonra elini ıslatıp, başına meshetti. Ondan sonra topuklarına dek iki ayağını yıkadı ve:
- İşte Fahr-i alem hazretlerinin abdesti budur, dedi.
Peygamber efendimiz teyemmüm de ederdi. Teyemmüm, Kitap, Sünnet ve İcma ile sâbittir. Teyemmümde iki darbe lâzımdır. Yâni iki kere elleri temiz ve güzel toprağa vurmak gerek. Bir kere yüzüne sürmek için, bir kere de kollarına sürmek için.
Fahr-i Kâinat efendimiz buyurdu ki,
"Biz, diğer ümmetler üzerine üç hasletle üstün kılındık. Birisi şudur ki, saflarımız meleklerin safları gibi kılındı. Biri de şudur ki, bütün yeryüzü bize mescid kılındı. Her nerede namaz kılsak caiz olur. Başka dinlerde bu ruhsat yoktur. Sadece kendi mescitlerinde kılınması gerekti. Biri de şudur ki, yerin toprağı bize temiz kılındı", buyurmuşlar.
Yâni su bulunmadığı zaman toprak bizi hadesten temizler demektir.
Ebu Ümâme'nin bildirdiği hadis-i şerifte peygamberiz,"Bütün yeryüzü bana ve ümmetime temiz ve mescid kılındı", buyrulmuştur.
İmam-ı azam hazretleri, arz cinsinden olan her nesne ile teyemmüm caizdir demiştir. Meselâ toprakla, kumla, taşla teyemmüm etmek caizdir.
İmam-ı Buharî ve Müslim'in rivayetlerinde Ammâr bin Yâser, kâinatın hocası efendimiz hazretlerinin kendine teyemmümü öğrettiğini naklettiği hadîsinde:
"Resulullah efendimiz mübarek avuçları ile yere vurdu ve onları üfledi, sonra yüzüne meshetti", buyurmuştur.
Peygamberimizin Namazı
Kulluğu gerçekleştirmek namazla hâsıl olur. Diğer ibadetler namazın hakikatinin gerçekleşmesine vesiledirler. Hak teâlâ, bütün gök ehline ayrılan ibadetleri Âdemoğullarından namaz ehli kullarına bir rek'atta müyesser etmiştir.
Zira Hak teâlâ bazı melekleri vardır ki, onları halk edeliden beri rükûda dururlar. Tâ kıyamete dek başlarını rükûdan kaldırmazlar.
Nice melekleri de vardır ki, secdede, kıyamda ve rukuda kıyamete dek dâimlerdir. İşte bütün bu ibadetler bir rek'atta hâsıl olu.
Namaz içinde daha nice ibadetler toplanmıştır ki, başka ibadetlerde toplanmamıştır. Bunlardan temizlik, susma, kıbleye yönelme, iftitah tekbiri, Kur'an, kıyam, rükû, sücud, tesbihler ve diğerleri hep namazda toplanmıştır. Bunların her biri haddizatında başlı başına bir ibadettir. Namaz bu denli ibadetlerden mürekkep büyük bir ibadettir.
Hak teâlâ, sevgili peygamberine namazı emredip:
"Kitaptan sana vahyedileni oku ve namazı kıl", (Ankebut sûresi: 45) buyurdu. Ayrıca:"Âilene namazı emret ve sen de ona sabret", (Tâhâ sûresi: 132) buyurdu.
Bu âyet-i kerîmede, namazda nefisler için büyük teklif bulunduğuna işaret olunmuştur. Şu cihetten nefislere külfet ve meşakkat olur ki, kulların dünya nimetlerinde lezzet aldıkları ve dünya işleriyle meşgul oldukları zamanlara gelir. Onlardan nefsi çekip Allah'tan başka şeyleri tamamen terkederek Allah'ın kudretiyle kıyam etmeyi gerektirir. Bunun için " Ona sabret" sözüyle "Onun meşakkatlerine sabreyle" diye buyurmuştur.
Şuna işaret eder ki, namaz içinde sabra ihtiyaç vardır. Kişinin âzâlarını zabtedip fikirlerini ve düşüncelerini boş şeylere sarfetmekten korunması lâzımdır. Nefse, alıştığı, âdet ve itiyat edindiği şeyleri terkederek bunların gereğinin aksi ile kayıtlanmak çok büyük zorluk ve sıkıntı verir. Çaresiz namaz içinde bu sıkıntı ve zorluklara sabır gerektir.
Enes hazretleri anlatır:
"Miraç gecesi Resulullah efendimize elli vakit namaz farz olunmuştu. Sonradan azaltıldı, nihayet beş vakit farz kılındı. Bunun üzerine Allahu teâlâ nida edip:
- Ya Muhammed! Benim katımda söz tebdil olunmaz. Gerçekten sana bu beş vakit namaz karşılığında elli vakit namaz fazileti vardır, diye buyurdu, demiştir.
İbn-i Abbas hazretleri:
"Allah, sizin peygamberinizin lisaniyle namazı hazarda dört rek'at, seferde iki rek'at olarak farz etti", demiştir.
Namaz vakitlerinin bildirilmesi
Namaz vakitlerinin Resulullah efendimize nasıl bildirildiğini hz. Cabir şöyle anlatır: Cebrail aleyhisselâm, Fahr-i alem hazretlerine namaz vakitlerini öğretmek için geldi. Güneş zevale vardığı zaman Cebrail aleyhisselâm ileri durdu. Fahr-i Kâinat Hazretleri onun ardına durdu, ulu sahâbe de Resulullahın ardına durdular. Böylece öğle namazını kılıverdi.
Her şeyin gölgesi kendi kadar olduğu zamanda geldi, mezkûr tertip üzre durdular, ikindi namazını kılıverdi. Ondan sonra güneş battığı zaman geldi, yine aynı tertip üzre durdular, akşam namazını kılıverdi. Sonra akşam şafağı kaybolduğu zaman geldi, yine aynı şekilde durdular, yatsı namazını kılıverdi. Sonra fecir doğduğu zaman geldi, yine aynı tertip üzre durdular, sabah namazını kılıverdi
Yine ikinci gün de her şahsın gölgesi kendi misli kadar olduğu zaman geldi, dünkü tertip üzre durdular, öğle namazını kılıverdi. Sonra her şeyin gölgesi kendinin iki misli olduğu zaman geldi, dünkü tertip üzre durup ikindi namazını kılıverdi. Sonra güneş battığı zaman geldi, aynı şekilde durarak akşamı kılıverdi. Ondan sonra akşam kızıllığı kaybolduğunda geldi, mezkûr tertip üzre durup yatsı namazını kılıverdi. Sonra fecir devam ettiği zaman geldi, yine dünkü üslup üzre durdular, sabah namazını kılıverdi. Ondan sonra:
- Bu iki namaz vaktinin arası sabah namazının vaktidir, dedi.
Yâni sabah namazını evvelki gün geç kılmıştı. İkinci gün erken kıldı. İşte bu iki vaktin arasının sabah namazının vakti olduğunu irade buyurdu. Hâsılı sabah namazını öyle kılmak gerek ki, ne karanlık olsun, ne de çok aydınlık...
İmam-ı Tirmizî'nin rivayetinde İbn-i Abbas hazretlerinden rivayet edilmiştir ki, Fahr-i alem efendimiz buyurmuştur:
"Cebrail, iki kere bana Beytullah katında imamet etmiştir. Öğle namazını o vakitte kıldı ki, güneş zevaldeydi. İkindi namazını o vakitte kıldı ki, her şeyin gölgesi bir kendi kadar olmuştu. Ondan sonra akşam namazını güneş battığı zaman oruçlu orucunu açtığı vakitte kıldı. Sonra yatsı namazını şafak (batı ufkunun aydınlığı) kaybolduğu zaman kıldı. Ondan sonra sabah nmazını tan yeri ağardığı zaman oruçlu olana yemek haram olduğu vakitte kıldı. İkinci kerede öğle namazını her şeyin gölgesi bir misli kadar olduğu sırada, dünkü gün ikindi namazını kıldığı zamanda kıldı. İkindi namazını her şeyin gölgesi kendinin iki katı kadar olduğu zamanda kıldı. Ondan sonra akşam namazını ilk keresinde kıldığı zamanda kıldı. Sonra yatsı namazını gecenin üçte biri geçtiği zaman kıldı. Ondan sonra sabahı ortalık tamamen ağardığı zamanda kıldı. Ondan sonra Cebrail bana dönüp dedi ki:
- Ya Muhammed! Bu vakit, senden önce gelen peygamberlerin vaktidir. Senin vaktin bu iki vakit arasındadır."
Resulullahın ilk ezanı
Ezân okumak, hicretin 1. senesinde, Medînede başladı. Bundan önce, namaz vaktlerinde yalnız "Essalâtü câmi'a" denirdi. Medînede ilk ezân okuyan, Bilâl-i Habeşîdir. Mekkede ise, Habîb bin Abdürrahmândır.
Hicretin 1. senesinde, Resûlullah, Eshâb-ı kirâma sordu. Kimisi, namaz vaktlerini bildirmek için, nasârâ gibi nâkûs, yanî çan çalalım dedi. Kimisi, yahûdîler gibi boru çalınsın dedi. Kimisi de, namaz vakti ateş yakıp yukarı kaldıralım dedi.
Resûlullah, bunları kabûl etmedi. Abdüllah bin Zeyd bin Sa'lebe ve Hz. Ömer rüyâda ezân okumasını görüp söylediler. Resûlullah bunu beğenip, namaz vaktlerinde böyle ezân okunmasını emir buyurdu.
Cum'a namazındaki 1. ezân, Hz. Osmânın sünnetidir. Önceleri, bu da câmi' içinde okunurdu. Abdülmelik zamanında Medîne vâlisi olan Ebbân bin Osmân hazretleri minârede okuttu. Melik Nâsır bin Mensûr, yediyüz senesinde, Cum'a ezânından önce, minârelerde salâtü-selâm okuttu
İsrâîl Peygamberleri, sabâh ezânından önce tesbîh okurlardı. Eshâb-ı kirâmdan Mesleme bin Mahled, Mısrda vâlî iken, ellisekiz senesinde, Hz. Mu'âviyenin emri ile ilk minâreyi yaptırıp, müezzin Şerhabîl bin Âmire sabâh ezânından önce salât verdirdi.
Ezândan sonra salât ve selâm okumak, ilk olarak 781. senesinde, sultân Nâsır Salâhuddînin emri ile Mısrda başladı.(Cenâze olduğunu bildirmek için, minârelerde salât okunması mu'teber kitâblarda yazılı değildir. Çirkin bid'attir.)
Resûlullah, Bilâl-i Habeşîye, "İki parmayını kulaklarına koy! Böylece, sesin çok çıkar" buyurdu. Elleri kulaklara koyarsa iyi olur. Böyle yapmak, ezânın sünneti değil ise de, sesin çoğalmasının sünnetidir. Çünkü, rü'yâda, melek okurken böyle yapmamıştır. Ezân okumak için değil, okumayı, sesi arttırmak için sünnet olmuştur. Çünkü, sesini yükseltir buyurularak, sebep gösterilmiş, hikmeti bildirilmiştir. Parmaklar kulaklara konmazsa, ezân güzel olur. Konursa, sesi yükseltmesi güzel olur.
Eskiden, minârede ve Cum'a hutbesi okunacağı zaman, birkaç müezzinin birlikte ezân okurlardı. Buna "Ezân-ı Cavk" denir. Sesin çoğalması için, bir ağızdan okumaları, mütevâris olduğu için, ya'nî asrlardan beri yapıldığı için, sünnet-i hasenedir, câizdir. Müslümanların beğendiğini Allahü teâlâ da beğenir.
Müslümanların güzel demeleri, müctehidlerin güzel demeleridir. Müctehid olmayanların beğenip beğenmemelerinin kıymeti yoktur. Müctehid olmıyanların câiz demeleri ile, yapmaları ile, ibâdetleri değiştirmek, bid'at olur. Büyük günâh olur.
İkâmet, ezândan daha eftaldir. Ezân ve ikâmet, kıbleye karşı okunur. Okurken konuşulmaz ve selâma cevâb verilmez. Konuşursa, her ikisi de tekrâr okunur.