"O ne güzel vekildir!"
Hendek kazma işine başlanmasının yedinci günü, müşrikler on bin kişilik muazzam bir ordu ile Medine'nin batı ve kuzey tarafına gelip, ordugahlarını kurdular.
Bu ordugah, hendeğin kazıldığı yerde idi. Müşriklerin düşünceleri; bu muazzam ordu ile Medine'yi baştanbaşa yakıp yıkmak, Peygamber efendimizi ve Eshabını ortadan kaldırıp, İslamiyet'i yok etmekti. Bu, görünüşe karşı konması güç, muazzam ve pek büyük bir ordu idi.
Müşrikler, hayallerinden geçirmedikleri hendek engelini görünce, şaşkına döndüler, moralleri bozuldu. Çünkü, hendek iyi bir atın süratle koşarak atlayamayacağı genişlikte idi. İçine düşen bir kimse de kolayca çıkamazdı. Hele zırhlı bir kimsenin yukarı tırmanarak çıkması çok zordu.
Müşriklerin geldiğini haber alan sevgili Peygamberimiz, derhal altı gündür durmadan çalışarak yorgun düşen Eshabını toplayıp, hendeğin bu tarafında Sel dağı eteklerine karargahını kurdu.
Arkalarında Sel dağı ve Medine bulunuyordu. Önünde hendek ve ötesinde düşman...
Yine İbn-i Ümm-i Mektum, Medine'de Peygamber efendimizin vekili olarak bırakıldı. Kadınlar ve çocuklar hisarlara yerleştirildi. Üç bin kişilik İslam ordusunun otuz altı süvarisi vardı...
Sancakları, Zeyd bin Harise ile Sa'd bin Ubade hazretleri taşıyordu. Resullah efendimizin deriden yapılmış çadırı, Sel dağının eteğinde kuruldu.
Yine nice kahramanlıklar gösterecek olan Eshab-ı kiram, dikkatle düşmanın hareketlerini takib etmeğe başladı.
Bu sırada, sevgili Peygamberimizin huzuruna gelen hazret-i Ömer üzücü ber haber verdi:
"Ya Resulallah! İşittiğime göre, Kureyza yahudileri aramızdaki antlaşmayı bozmuşlar ve bize karşı harbe hazırlanıyorlarmış!" dedi.
Beklenilmeyen bu habere, Alemlerin efendisi; "Hasbünallahü ve ni'mel vekil- Allahü teâlâ bize yeter. O ne güzel vekildir" diyerek mukabelede bulundular.
Çok müteessir olmuşlardı. Şimdi İslam ordusu, iki ateş arasında kalmıştı. Kuzey ve batıda müşrik orduları, güney doğuda yahudiler bulunuyordu.
Resulullah efendimiz, Zübeyr bin Avvam hazretlerini Kureyza oğullarının kalesine gönderdi.
Hazret-i Zübeyr gidip, durumu öğrendi. Gelince; "Ya Resulallah! Onları, kalelerini tamir, harp talimleri ve manevraları yaparken gördüm. Ayrıca hayvanlarını da derleyip toparlıyorlardı" diyerek, gördüklerini anlattı.
Bunun üzerine Habib-i ekrem efendimiz; Sa'd bin Mu'az, Sa'd bin Ubade, Havvat bin Cübeyr, Amr bin Avf, Abdullah bin Revaha'yı , Kureyza oğullarına nasihat edip antlaşmayı yenilemeleri için gönderdi.
Vazife verilen bu beş sahabi, Kureyza yahudilerinin kalesine gidip, onlara nasihat ettiler. Fakat, nasihat kar etmiyordu. Ayrıca hakaret etmeye de başlamışlardı.
Son söz olarak; "Kardeşlerimiz Nadiroğullarını, yurtlarından sürüp çıkarmakla, bizim, kolumuzu-kanadımızı kırdınız. Muhammed de kim oluyormuş! O'nunla aramızda hiçbir söz ve antlaşma yoktur. Peygamberinizin üzerine hep birden saldırıp, öldürmek için and içmiş bulunuyoruz. Kardeşlerimize muhakkak arka çıkıp, yardımcı olacağız!.." dediler.
Cenab-ı Hak zafer vadetti
Medine'de bulunan yahudilerin müşrik ordusu ile gizli antlaşma yapıp yapmadıklarını tetkik için, yaptılarsa inka edilmeleri için görevlendirilen Sa'd bin mu'az hazretleri ve arkadaşları Resulullah efendimizin huzuruna gelip, herkesin anlayamacağı şekilde kapalı olarak, haberin doğru olduğunu ve ikna edilemediklerini anlattılar.
Peygamber efendimiz; "Haberinizi gizli tutun. Ancak bilene açıklayın. Çünkü harp, tedbir ve aldatmadan, hileden ibarettir" buyurdular.
Eshab-ı kiram, hendeğin bu tarafında Peygamber efendimizi bekliyor, nasıl hareket edeceklerini merak ediyorlardı.
Biraz sonra Kainatın sultanı, kahraman Eshabının yanına teşrif etti ve; "Allah ekber! Allahü ekber!" diyerek tekbir getirdi.
Bunu işiten şanlı sahabiler, hep bir ağızdan tekbir getirerek, cenab-ı Hakk'ın ism-i şerifinin yüceliğini bildirip, hendeğin ötesinde kum gibi kaynayan küffarın kalbine korku saldılar.
Müşrikler, tekbirleri işitince; "Muhammed ve Eshabına, herhalde sevindirici bir haber geldi" dediler. Peygamber efendimiz, Eshabına; "Ey müslüman cemaati! Allahü teâlânın fetih ve yardımı ile sevininiz!" buyurarak, muzaffer olacaklarının müjdesini verdi.
Şanlı Eshab, şimdiye kadar küçük birlikler halinde bir çok gazada bulunmuşlar, Bedr ve Uhud gazalarına katılmışlardı. Sayıca ve kuvvetçe çok olan müşrikleri, Allahü teâlânın izni ve Resul-i ekrem efendimizin duası bereketiyle her defasında hezimete uğratmışlardı.
Başlarında, varlıkların "Baş tacı" olduktan sonra, yapamayacakları iş, katlanamayacakları sıkıntı olamazdı...
Bütün bu olumsuzlara ilaveten hava soğuk, kıtlık şiddetli, açlık ziyade idi... Peygamber efendimiz dahil, bir çokları mübarek karınlarına taş bağlamışlardı.
Karşıda her türlü imkana sahip düşman, kum gibi kaynıyordu!.. Fakat şanlı Eshab için, düşmanın çokluğu ve çekilen sıkıntıların ehemmiyeti yoktu...
Allahü teâlâ en güzel vekildi... O'na bağlanmışlar, O'na dayanmışlar, O'na sığınmışlardı.
Kureyş'in önde gelen kumandanları ve Kureyş'le beraber gelen diğer kabilelerin liderleri umumi taarruza geçmek için bir karar vermeden önce, hendeğin etrafında, geçebilecekleri bir yer araştırmaya başladılar.
Hendeği bir baştan öbür başa kadar dolaştılar. Nihayet aceleden yarım kalan dar yerde durup, buradan hücum etmenin uygun olacağında karar kıldılar.
Müşrik askerleri de kumandanlarının peşinden hareket ediyorlar, bir hendeğe, bir de şanlı Eshaba bakıp şaşırıyorlardı:
"Yemin ederiz ki, bu, Arabların başvurduğu bir usul değildir. Muhakkak bunu, o Farslı adam tavsiye etmiştir!" diyorlardı.
Kureyşli kumandanlar, hendeğin dar yerini gösterip" Buradan karşıya kim atlayıp geçebilir " diye sorduğunda, içlerinden beş atlı ortayı çıktı.
Bunlar teke tek vuruşmak üzere hendeğin karşı tarafına geçeceklerdi.
Şanlı Eshab-ı kiram dikkatle bu beş atlıyı takip etmeye başladılar. Atlılar hız almak için geriye çekildiler. Sonra atların başını hendeğin en dar yerine çevirip hızlandırdılar.
Seçilen bu beş atlı süratle gelip, karşı tarafa atladılar. Hemen bunların arkasından gelen pek çok atlı, hendeğe takılıp karşıya geçemediler. Hendeğin öbür tarafında kaldılar.
"Allahım, sen onu muhafaza eyle!"
Hendek savaşı, Allahın Resulüna karşı, müşrik, yahudi küfrün, hizip hizip, küme küme birleşme ve hep birden harekete geçme savaşı... Bütün güçleri ile bir araya gelip son kozlarını oynayacaklar akıllarınca... İslamı yok edip, yer yüzünden kaldırmak için nihai taarruz... Bunda kesin kararlılar...
Bu maksatla gelen müşrik ordusunun atlı askerleri hendeği atlamak için mücadeleye başladılar. Seçme beş atlı ilk hamlede bunu başardılar. Arkadan gelenler takılıp kaldılar.
Bu geçenler içinde Amr bin Abd adında çok güçlü bir kimse vardı. Tepeden tırnağa kadar zırh giymiş, heybetli bir görünüşü vardı. Görünüşte kalblere korku salan bu adam, mücahidlere karşı; "Benimle çarpışabilecek bir kimse varsa meydana çıksın?.." diye bağırdı.
Bu sırada hazret-i Ali'nin, sevgili Peygamberimizin huzuruna çıkarak; "Canım sana feda olsun ya Resulallah! Onunla ben çarpışayım" diyerek izin istediği görüldü.
Üzerinde zırhı dahi yoktu. Eshab-ı kiram, ona gıbta ile bakıyordu. Sevgili Peygamberimiz, kendi mübarek zırhını çıkarıp, hazret-i Ali'yi giydirdiler. Kılıcını ona kuşattılar. Mübarek başlarından sarığını çıkarıp, onun başına bizzat kendi elleriyle sardılar. Sonra da;
"Allah'ım! Bedir gazasında amcamoğlu Ubeyde, Uhud gazasında amcam Hamza şehid oldular. Yanımda kardeşim ve amcam oğlu olan Ali kaldı. Sen onu muhafaza eyle. Ona yardımını ihsan eyle. Beni yalnız başıma bırakma!" diyerek dua etti.
Eshab-ı kiram; "Amin!" dediler...
Dualar ve tekbirler arasında yaya olarak ilerliyen Allahü teâlânın arslanı, atının üzerinde, bir heyula gibi duran Amr bin Abd'ın karşısına dikildi. Gözlerinden başka her tarafı zırhlarla kaplı olan Amr, bu kahramanı tanıyamadı ve kim olduğunu sordu.
O da; "Ben, Ali bin Ebi Talib'im" diyerek kendini tanıtınca, Amr; "Ey kardeşimin oğlu! Baban, benim dostumdur. Bu sebeple senin kanını dökmek istemem. Benim karşıma çıkacak amcalarından biri yok mu?" diyerek güya ona acıdı.
Hazret-i Ali ise; "Ey Amr! Vallahi, ben senin kanını dökmek isterim. Yalnız, ikimizin de eşit durumda olması lazım gelmez mi? Yiğitliğin şanına da bu yakışmaz mı? Halbuki, ben yayalım, sen ise atlısın!.." diyerek onu tahrik etti.
Bunu işiten Amr'ın, yiğitlik damarı kabarıp derhal atından indi ve atının bacaklarını kılıçla doğradıktan sonra, hiddetle hazret-i Ali'nin karşısına geçti.
Hamle yapmak üzere iken, Allahın arslanı; "Ey Amr! İşittim ki, sen, Kureyş'den bir kimse ile karşılaştığında, onun iki dileğinden birini yerine getireceğine yemin etmişsin. Bu doğru mu?"diye sordu.
O da; "Evet, doğrudur" diye cevap verince, bu defa; "O halde, birinci isteğim; senin, Allaha ve Resulüne iman edip, müslüman olmandır!" diyerek imana davet etti.
Bunu duyan Amr, kızdı ve; "Geç bunu! Bu bana lazım değil!" dedi. Hazret-i Ali; "İkinci isteğim, çarpışmayı bırakıp, Mekke'ye dönmendir. Zira Resul Aleyhisselam, düşmana galip gelirse, sen bu hareketinle O'na yardım etmiş olursun!.." dedi.
Amr, bütün teklifleri ret etti. Vuruşmaktan başka çare kalmamıştı artık...
Hz. Ali, Amr'ın işini bitirdi
Hendek savaşı başlamak üzere... Hazret-i Ali'nin kan dökülmemesi teklifini kabul etmeyen, Amr; " Ben intikam almadıkça koku sürünmeyeceğime yemin ettim. Başka bir dileğin var mı? diye sordu.
Hazret-i Ali; "Ey Allahü teâlânın düşmanı! Artık seninle çarpışmaktan başka bir şey kalmadı!" dedi.
Amr, bu sözlere gülüp; "Hayret doğrusu! Arab diyarında karşıma çıkabilecek bir yiğidin olduğu, hatırımdan geçmezdi! Ey kardeşimin oğlu! Yemin ederim ki, ben seni öldürmek istemem. Zira, baban, benim dostumdu. Ben karşıma, Kureyş eşrafından Ebu Bekr gibi, Ömer gibi bir kimse isterdim" dedi.
Hazret-i Ali; "Öyle olsa da, ben seni öldürmek için buraya çıktım" deyince, Amr'ın kanı başına sıçradı. Kılıcını kaldırmasi ile indirmesi bir oldu. Böyle bir şeyi bekleyen Allahü teâlânın aslanı, şimşek gibi yana sıçrayıp, hamleyi kalkanıyla karşıladı.
Fakat Amr, bunun gibi nice kalkanlar parçalamıştı. Onun vuruşuna en güçlü kalkanlar bile dayanamazdı. Nitekim, şimdi de öyle oldu. Hazret-i Ali'nin kalkanı parçalandı, ayrıca kılıç, başını sıyırıp yaraladı.
Hamle sırası hazret-i Ali'ye gelmişti; "Ya Allah!" diyerek Zülfikar'ı, Amr'ın boynuna indirdi. İndirmesi ile İslam ordusunda; "Allahü ekber! Allahü ekber!" sadaları yeri göğü inletmeye, küffar ordusunda feryadlar yükselmeğe başladı.
Evet, Nebilerin sultanı varlıkların baş tacının duası kabul olmuştu. İnsan azmanı Amr, yere serilmiş, gövdesinden oluk gibi kan boşanırken, kafası miğferiyle birlikte uçmuştu.
En çok güvendikleri Amr'ın yere serildiğini gören arkadaşları, derhal hazret-i Ali'ye saldırdılar. Bunu gören Eshab-ı kiram, oraya koştular. Zübeyr bin Avvam , Nevfel bin Abdullah'ı yaralayıp atıyla birlikte hendeğe düşürdü.
Hazret-i Ali, hendeğe inip Nevfel'in işini bitirdi. Diğerleri hendeği zor geçip geriye kaçtılar. Müşrik ordusu baş kumandanı ise, daha harbin başında büyük bir ümitsizliğe düşmüştü.
Artık harbin şekli tayin olmuştu. Hendek, göğüs göğüse çarpışmayı engelliyordu. Ok atışlarıyla birbirlerine zayiat vermeğe uğraştılar. Bu hareket, neticeyi uzatmaktan başka bir işe yaramıyordu.
Müşrikler, bu şekilde galip gelemeyeceklerini anlayıp, hendeğin her tarafından hücuma geçmenin en uygun bir yol olacağına karar verdiler ve saldırıya geçtiler.
On bin kişilik koca düşman ordusu, hendeği geçmek için uğraşıyor, üç bin kişilik şanlı İslam ordusu ise, okla, taşla onları hendekten geçirmemeğe gayret ediyordu. Müthiş bir mücadele başlamıştı. Bu mücadele akşama kadar sürdü.
Resul-i Ekrem efendimiz, gece, hendeğin çeşitli yerlerine nöbetçiler yerleştirdi. Kendisi de dar olan yerde nöbet tutmağa başladı. Medine'ye beş yüz kişilik bir devriye kuvveti göndererek, sokaklarda yüksek sesle tekbir getirmelerini emretti. Böylece yahudilerden veya Kureyş müşriklerinden gelecek bir tehlike, zamanında önlenecek, kadınlar ve çocuklar korunacaktı.
Kureyza yahudileri ise, Huyey bin Ahtab'ı müşriklere gönderip, gece baskınları yapmak üzere iki bin kişilik bir kuvvet istediler. Geceleri, savunmasız kalan kadın ve çocuklara saldıracaklardı.
Fakat mücahidlerin sabahlara kadar devriye gezmeleri; "Allahü ekber!" nidalarıyla tekbir getirmeleri, kalplerine büyük bir korku salmıştı. Kalelerine çekilip, fırsat beklemeğe başladılar.
"Sıkıntılar muhakkak kaldırılacak"
Müslümanlar, hendek boyunca müşriklerle canla başla mücadele ederken, yahudiler arkadan vurmak için fırsat kolluyorlardı... Bir gece Kureyzaoğullarının ileri gelenlerinden Gazzal, yanına on kişilik bir birlik ile, Peygamber efendimizin halası Safiyye validemizin bulunduğu eve kadar gelmeyi başardı.
İçerde kadınlar ve çocuklar vardı. Kendilerini koruyacak bir tek silahları bile yoktu. Yahudiler, önce ok atmaya, sonra da içeri girmeye çalıştılar. İçlerinden biri, iç avluya geçmeyi başardı ve içeri girmek için etrafı kontrol etmeye başladı.
Bu sırada sevgili Peygamberimizin kahraman halası, yanındakilere hiç ses çıkarmamalarını tenbih ettikten sonra, aşağı inip, kapının yanına geldi. Bir tülbent ile başını sıkıca sarıp, bir erkek görünümüne girdikten sonra, eline bir sırık alıp, beline bir bıçak yerleştirdi.
Yavaşça kapıyı açıp o yahudinin arkasına yaklaştı ve elindeki sırığı şiddetle başına indirdi. Hiç vakit kaybetmeden yere düşen yahudiyi öldürdü.
Sonra öldürülen yahudinin başını dışarıda ok atmakla meşgul olan yahudilere fırlattı. Arkadaşlarının kesik başını ayakları altında gören yahudiler, büyük bir korkuya kapılıp, kaçmağa başladılar.
Bir taraftan da; "Bize, müslümanlar evlerinde hiçbir erkek bırakmaksızın, hepsini harbe göndermişler, şeklinde haber verilmişti!.." diye söyleniyorlardı.
Harp, sabahleyin hendek etrafında yine aynı şiddetle devam etti. Oklar havada vınlıyarak uçuşuyordu. Alemlerin efendisi, şanlı Eshabına;
"Varlığım yed-i kudretinde bulunan Allahü teâlâya yemin ederim ki, karşılaştığımız sıkıntılar, üzerinizden muhakkak kaldırılacak ve sizler feraha çıkarılacaksınız" buyurdu.
Onlara sabretmelerini tavsiye etti ve zaferin, inananlara ait olacağını müjdeledi. Bu müjdeyi alan kahraman sahabiler, açlık, kıtlık gibi sıkıntıları unutup canla, başla çalıştılar. Hendekten bir müşrikin bile geçmesine meydana vermediler.
Eshab-ı kiramın önde gelenlerinden Sa'd bin Mu'az hazretleri, büyük bir kahramanlık göstererek savaşıyordu. Savaş sırasında, Hibban bin Kays bin Araka adlı bir müşrikin attığı ok ile kolundan yaralandı.
Ok, atar damara isabet edip, çok kan kaybına sebep oldu. Hazret-i Sa'd, yaralı bir halde, etrafındakilerin kanı durdurmak için uğraştıklarını görerek, durumunun ciddi olduğunu anladı.
Ve; "Ya Rabbi! Kureyş harbe devam edecekse, bana ömür ihsan eyle. Çünkü benin, Resulüne eziyet eden, O'nu yalanlayan bu müşriklerle savaşmaktan hoşlandığım kadar, başka hiçbir şeyden hoşlanmıyorum. Eğer aramazdaki harb sona eriyorsa, beni şehidlik mertebesine yükselt. Fakat, Beni Kureyza'nın akıbetini görmeden ruhumu kabzetme" diyerek dua etti. Duası kabul olunup, kanı kesildi.
Eshab-ı kiram arasında çarpışıyor görünen Abdullah bin Übey gibi münafıklar ise, gayet ağırdan alıyor, ileri hatlara yaklaşmıyorlardı. Ayrıca, mücahidlerin morallerini bozmak için ellerinden geleni yapıyor; "Muhammed size, Kayser ve Kisra'nın hazinelerini vad edip duruyor. Halbuki, şu anda hendek içinde hapsolmuşuz. Korkumuzdan abdest bozmağa bile gidemiyoruz. Allah ve Resulü, bizi aldatmaktan başka bir şey yapmıyor, vadetmiyor!.." diyerek fitne çıkarmaya çalışıyordu.
Sıkıştıkları zaman, evlerine düşmanın saldırabileceğini bahane edip vazife yerlerini terkediyorlardı. Münafıkların bu hareketleri de ayrı bir dert ve ayrı bir sıkıntı oluyordu.
Savaşın şiddetinden namaz kılamadılar
Hendek savaşında, müşrik ordusu, bir an önce neticeye varmak için bütün güçünü harcıyor... Fakat şerefli sahabilerin kahramanca müdafaları karşısında, hiçbir varlık gösteremiyorlar...
En çok saldırdıkları yer, dar geçit idi. Sevgili Peygamberimiz, buradan ayrılmıyor, Eshabını savaşa tevşik ediyordu. Peygamber efendimizin yanı başında harb etmek şerefine kavuşmak isteyen Eshab-ı kiram, gaza meydanında görülmemiş kahramanlıklar gösteriyorlardı.
Bir ara müşriklerin, şiddetli bir ok atışına başladıkları görüldü. Bütün hedef, Kainatın sultanının bulunduğu çadır idi. Sevgili Peygamberimizin mübarek vücudlarını bir zırh örtüyordu. Mübarek başlarında ise miğferleri vardı.
Çadırın önünde dimdik duruyorlar, harbin seyrine göre Eshabına emirler veriyorlardı. Müşrikler, bazan en zayıf görünen yere birden yükleniyorlar, mübarek sahabiler oraya koşup, din düşmanlarını püskürtünceye kadar, aşk ile çarpışıyorlardı.
Bu görülmemiş mücadele pek şiddetli oluyor, kahraman sahabiler, çarpışmaktan, yan tarafa bakacak zaman bulamıyorlardı. O gün, sabahla başlayan bu mücadele, geç saatlere kadar devam etti.
Namaz vakitleri geldikçe, şanlı sahabiler; "Ya Resulallah! Namazımız kılamadık" diyorlar, alemlerin efendisi, Kainatın sultanı, büyük bir üzüntü içinde; "Vallahi ben de kılamadım" buyuruyorlardı.
Yatsı sıralarında, ibadetlerini yaptırmayan müşrik sürüsünü, pek şiddetli bir saldırı ile geriye püskürtüp, dağıttılar. Bu dağınıklıktan kurtulamayan Kureyşliler ve Gatafanlılar, geceyi geçirmek üzere karargahlarına çekildiler.
Mücahidler de sevgili Peygamberimizin çadırana doğru yürüdüler. O zaman, almelere rahmet olarak gönderilen Fahr-i alem efendimiz, beddua etmek adet-i şerifleri değil iken, namaz için dayanamamışlar;
"Onlar, nasıl güneş batıncaya kadar uğraştırıp bizi namazımızdan alıkoydular ise, Allahü teâlâ da onların evlerine, karınlarına ve kabirlerine ateş doldursun!" buyurarak, müşriklere bedduada bulundular.
Kazaya kalan öğle, ikindi ve akşam namazlarını kıldıktan sonra, yatsı namazını kıldırdılar.
Müşrikler, İslam'ı tamamen ortadan kaldırmak için yaptıkları bu mücadelelerinden sonra, Müslümanların gündüz mağlub edilemeyeceğini anladılar.
Onlara göre tek çare aynı şiddetle gece baskınları tertiplemekti. Müslümanlar ancak bu şekilde yenilebilirdi. Bu kararlarını hemen tatbikata koyup, yahudi Kureyza oğullarıyla birlikte gece baskınları yapmaya başladılar.
Askerlerini gruplara ayıran müşrikler, nöbet ve sıra ile hücuma geçiyorlardı. Bu hâl günlerce devam etti. Başta sevgili Peygamberimiz ve kahraman Eshab-ı kiram; aç, uykusuz, yorgun oldukları halde müdafaya devam ettiler.
Hiçbir düşman askerini hendekten bu tarafa geçirmediler. Canla başla yapılan bu müdafa, daha önce yapılan bütün gazalardan daha korkulu, daha şiddetli, daha sıkıntılı ve daha zahmetli idi.
Günlerdir çarpışmakta olan müşriklerde, yiyecek sıkıntısı baş göstermeye başladı. Bu sebeple müşrikler, Kureyza yahudilerinden erzak yardımı istediler.
Yahudiler, derhal yirmi deve yükü buğday, arpa, hurma ve hayvanlar için saman yükleyip teslim ettiler. Kahraman Eshab, kanlı bir çarpışmadan sonra, müşrikleri kaçırtarak yüklü develeri Peygamber efendimize teslim ettiler ve çok duaya mazhar oldular.