Dünya Siyasi Tarihi (2 . bölüm)

2121. Cidde Olayları ve Suriye Bunalımı (1858-1861): Tanzimat ve Islahat Fermanlarıyla Hıristiyanlara verilen hak ve ayrıcalıkların, getirilen eşitli ilkesinin, Osmanlı Müslüman halkı tarafından tepkiyle karşılandığı yukarıda belirtilmişti. Bu, İmparatorluğun diğer yerlerinde olduğu gibi, Cidde ve Suriye'de de büyük hoşnutsuzluklara yol açmıştı. Diğer taraftan, Avrupa devletlerinin koruyuculuğuna güvenen Hıristiyanlar da taşkınlıklara başlamıştı. Büyük Devletlerin, bölgedeki çıkarları için bunları desteklemeleri ve davranışları ise, İmparatorluğun bu köşelerinde olayların çıkmasına yol açan başlıca etken oldu.
a. Cidde Olayları (1858):
Bölgedeki ilk olay, 15 Temmuz 1858'de Cidde'de, bazı kışkırtıcıların hareketi ile, büyük bir halk topluluğunun Hıristiyanlar üzerine yürümesiyle başladı. Dini bir şekil alan kavgayı hükümet güçleri önleyemediler. Bu arada İngiliz ve Fransız Konsolosları da öldürüldü. Bu ise, olaya, bu iki devletin doğrudan karışmasına yol açtı. Cidde'ye gelen bir İngiliz-Fransız filosu intikam almak amacıyla şehri bombaladı. Sonra İngilizler ve Fransızlar, karaya asker çıkartarak olayda elebaşı olarak gördükleri on kişiyi yakalayıp idam ettiler.
Böylece İngiltere ile Fransa, konsoloslarının öldürülmesi bahanesiyle hem Cidde şehrini cezalandırdılar, hem de suçlu gördüklerini öldürerek, aslında tüm bölgedeki halka gözdağı verdiler. Onların Osmanlı Devleti'ni hiçe sayarak yaptıkları bu müdahale, herşeyden önce "Devletler Hukuku"na aykırı olup onur kırıcı bir olaydı. Diğer taraftan 1856 Paris Andlaşması'ndan sadece iki yıl sonra meydana gelen bu olay, andlaşmanın Osmanlı Devleti'nin "Avrupa Hukuku"ndan yararlanacağı ve toprak bütünlüğünün garanti altında olduğunu belirten maddelerinin, hem de, garantör devletlerin en büyükleri tarafından ortadan kaldırıldığını göstermesi yönünden, önemliydi.
Cidde olayları, bu yönleriyle, Müslüman halk arasında büyük tepkiyle karşılandı. Bu ise, Cidde'ye yakınlığı dolayısıyla -diğer nedenlerle de birlikte- Suriye'de büyük bir bunalımın doğmasına yol açtı.
b. Suriye Bunalımı (1860-1861):
Suriye bunalımı, başlangıçta bir iç olay gibi başladı ise de, kısa sürede devletlerarası bir sorun halini aldı. Bu, bölgenin coğrafi, etnik, yönetim ve tarihi yapısı ile, Avrupa Büyük Devletleri'nin bölgedeki çıkar çatışmalarından ve girişimlerinden ileri gelmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu yönetiminde, Arapların Şam dediği Suriye; Halep, Şam, Sayda ve Bağdat (günümüzdeki Suriye, Lübnan, Filistin ile, Irak'ın bir bölümü) eyaletlerinden meydana gelen bölgeye denmekteydi. Buralara çok eski tarihlerden itibaren çeşitli ırktan insanlar gelip yerleşmişlerdi. Bu
815-1870 Yıllan Arasında Osmanlı İmparatorluğu 21bakımdan Yakınçağlara gelindiğinde bölgede çeşitli ırk ve dinden insanlar yaşamaktaydı. Ancak halkın büyük kısmı, Arapça konuşmaktaydı ve Müs-lümandı. Fakat Müslümanlar arasında da mezhep birliği yoktu. Müslümanlıkta hak sayılanların yanında küçük mezheplerden olanlar da vardı. Bunların içerisinde en önemlisi Dürziler'di. Bölgedeki Hıristiyanlar da Manini, Ortodoks, Süryani-Latin, Katolik ve Protestanlardan meydana geliyordu. Bunların içerisinde en önemlisi ise Maruniler'di116. Bölgedeki halk, Haçlı Seferleri sırasında oralarda kurulmuş olan Haçlı devletlerinden beri, bir çeşit derebeylik sistemi ile yönetiliyordu. Osmanlılar da buna yakın bir sistemi sürdürmüşlerdi. 19. yüzyıla gelindiğinde Suriye'de bu ayrı din ve mezhepler ulus yerine geçiyordu. Bu nedenle aralarında sürekli geçimsizlikler bulunuyordu. Özellikle bu durum, Lübnan'da bulunan Dürziler ile Maruniler arasında daha belirgindi. Nitekim, Suriye bunalımı da bunlar arasındaki çatışmalardan çıktı. Ancak olayda, Fransa ve İngiltere'nin bu bölgedeki çıkar çatışmaları ve bölge halkını kışkırtmaları da, önemli rol oynadı.
19. yüzyıla gelindiğinde, Suriye ve civarı ile yakından ilgilenen iki büyük devlet, Fransa ve İngiltere idi. Bunda Suriye'nin özellikle Doğu sömürge yollan üzerinde olması önemli rol oynuyordu. Osmanlı Devleti'nin gittikçe güçten düşmesi, bu tarihe kadar bölgede sağladığı denge kurucu rolünü azaltıyordu. Bu nedenle, Avrupa devletleri bölgede söz sahibi olabilmek için, burada yaşayan halkın bazılarıyla ilgi kurma yolunu seçmişlerdi.
Fransa'nın, Osmanlı Devleti ile siyasi ve ekonomik ilgisi, ülkenin hemen bütününü kapsamakta ise de, 19. yüzyıla gelindiğinde, daha çok Suriye ve Çukurova etrafında toplanmıştı. Fransa'nın bölgeye bu ilgisi, Suriye'nin coğrafi önemi ile burada bulunan Katolikler'den geliyordu117. Nitekim, bu devletin, bölgenin Katolik halkıyla ve özellikle Maruniler ile ilgisi, yüzyıllar öncesine, bazı Fransız yazarlarına göre Haçlı Seferleri'ne kadar dayanıyordu. Ayrıca, Kapitülasyonların verdiği olanaklarla da bölge ile geniş ticari ilişkileri bulunuyordu. Diğer taraftan sağladığı ayrıcalıklardan da yararlanarak Suriye ve Lübnan'da okullar açarak, Katolik Fransız kültürünü yaymaya çalışıyordu. Böylece Fransa, bölgede dini, kültürel ve ticari üstünlük sağlama yolunu seçmiş bulunuyordu. Bu yollarla sağladığı üstünlüğü de, Osmanlı Devleti'nin zayıflamaya başlamasından sonra, siyasi baskı aracı olarak kullanma yolunu seçmişti.
Napolyon Bonapart'ın 1798 yılında yaptığı Mısır ve Suriye Seferi, Fransa'nın bölgeye olan dikkatini çoğaltmıştı. III. Napolyon'un (1848-1870) iktidara geldikten sonra dış politikasının esaslarından birisini teşkil eden Katolikliği koruma ve liderliğini yapma politikası ise, Fransa'nın Suriye'de aktif hareket etmesine neden oldu. 1854'te açılmasına karar verilen Süveyş Kanalı
116) A. Halûk Ulman, 1860-1861 Suriye Buhranı, Ankara 1966, s. 5-8; Enver Ziya Karal, aynı
eser, c.VI. s. 30-31.
117) A. Şükrü Esmer, aynı eser, s. 220.
14Sorunu da, III. Napolyon'un Suriye üzerine daha çok eğilmesine etki yaptı. Osmanlı Devleti, İngiltere'nin baskısı ile Kanal'ın açılmasına karşı çıkınca, Fransa da Suriye'de etkisi altına alabileceği bir yönetimin kurulmasına çalıştı. Bunun için de, özellikle Lübnan'da, tarihi bağları bulunan Marunileri kışkırtmayı esas aldı.Bu suretle Fransa, Ortadoğu'da ağırlığı fazla olan bir devlet haline gelmek üzere harekete geçmiş oldu.
İngiltere, bölgede meydana gelen bu gelişmelerden endişeye düştü. Lübnan'da Marunilerin yararına bozulacak denge, bütün Suriye'nin Fransa'nın nüfuzu altına geçmesine neden olabilirdi. Halbuki İngiltere, Napolyon Bona-part'ın Mısır Seferi ve Mehmet Ali Paşa isyanı sırasında, Mısır ve Suriye'nin kendisi için, özellikle Hint yolu yönünden ne kadar önemli olduğunu anlamıştı. Bu bölgeye yerleşecek Fransa gibi güçlü bir devletin, kendi çıkarlarına yapacağı zararı, olaylarla görmüştü. Nitekim, 1798'e kadar kesin bir Ortadoğu politikası bulunmayan İngiltere, adı geçen her iki olayda da, bu nedenlerle Fransa ile mücadele etmek zorunda kalmıştı. Böylece de Ortadoğu sorunları içerisine doğrudan girmişti. Bu durumda, İngiltere de, Suriye'de nüfuz sahibi olmak istemiştir. Ancak, Hıristiyan Marunileri kazanamayacağını anladığından, o da Müslüman Dürzileri tutarak, onları Marunilere karşı kışkırtmaya başlamıştır118.
Böylece iki büyük Avrupa devletinin Suriye üzerindeki çekişmesi, zaten var olan Dürzi - Maruni çekişmesini daha da şiddetlendirmiştir. Buna, Osmanlı Devleti'nin zayıflaması ile bölgedeki etkinliğinin azalmasını ve kötü yönetimden doğan hoşnutsuzluğu da eklemek gerekir. Bütün bunlar, 19. yüzyılın ortalarına gelindiğinde, Suriye'yi bir kaynaşma içerisine sürüklemiş bulunuyordu.
Nitekim, Suriye'de 1840'da Mısır (Mehmet Ali Paşa) yönetimi sona erdikten sonra, Dürziler ile Maruniler arasında egemenlik yüzünden karışıklıklar çıkmıştı. 1841 yılından itibaren şiddetini arttıran olaylar 1845 yılına kadar sürmüştü. Bu süre içerisinde birinci derecede Fransa ve İngiltere, ikinci derecede de Rusya, Avusturya ve Prusya olmak üzere beş Avrupa devleti olaya müdahale etmişlerdi. Sonuçta bu devletlerin de baskısı ile 1846'da Lübnan'da yeni düzenlemeler yapılmıştı. Bölge, doğrudan İstanbul'dan atanan iki kaymakamlığa ayrılmış, böylece eskiden beri süregelen derebeylik sistemi ortadan kaldırılmıştı. Ancak Lübnan'ın böylece doğrudan merkeze bağlanması, sorunu çözümlememiş ve 1860'larda daha büyük olayların çıkmasını da önleyememiştir119.
İşte, Suriye bu ortam içerisindeyken, Cidde olayları meydana geldi. Buna Dürziler'in tepkisi sert oldu. 1858 yılından itibaren Suriye bölgesinde gerginlik gittikçe şiddetlendi. 1860 yılında Dürziler'le Maruniler arasında çıkan
118) A. Halûk Ülman, aynı eser, s. 8-12.
119) Tayyib Gökbilgin, "1840'tan 1861'e Kadar Cebel-i Lübnan Meselesi ve Dürziler",
Belleten, c. X., Sayı 40, Ankara 1946, s. 641 vd.
815-1870 Yılları Arasında Osmanlı İmparatorluğu 21küçük bir çatışma, aynı yılın Mayıs ayında büyük bir isyan halini aldı. 9 Temmuz 1860'da Şam'da, Araplar ve Dürziler, Hıristiyanlara hücum ederek katletmeye kalkıştılar. Suriye'deki yöneticiler, gittikçe şiddetlenen ve Lübnan'a da sıçrayarak bir Dürzi - Manini çatışması haline gelen olayları yatıştırama-dılar.
Olayların bu şekilde gelişmesi üzerine Babıâli, bölgede ortadan kalkan hükümet otoritesini ve düzeni yeniden sağlamak, olaya karşı yapılacak dış siyasi girişimleri önlemek için harekete geçti. Bunun için de, Avrupa tarafından da yakından tanınan Dışişleri Bakanı Fuat Paşa'yı, olağanüstü yetkiler ve bir askerle Suriye'ye gönderdi. 1860 Temmuz ayı ortalarında Beyrut'a gelen Fuat Paşa, derhal gerekli önlemleri alarak güvenliği sağladı120. İsyana katılanlardan 200'e yakın kişiyi idam ettirdi. Yüksek rütbeli devlet memurlarından suçlu görülenleri görevden uzaklaştırdı. İsyan sırasında zarar gören Marunilere verilmek üzere, isyan ve yağmaya katılan Dürzilere özel bir vergi koydu.
Bununla beraber Dürzi ayaklanması, Avrupa kamuoyunda, Türkler aleyhinde birçok defa olduğu gibi büyük tepki yarattı. Osmanlı Hükümeti'nin durumdan duyduğu üzüntüyü resmen bildirmesine rağmen, kamuoylarının etkisi altında kalan - aslında kendi çıkarları yönünden öyle görünen - Avrupa devletleri, Fransa'nın öncülüğüyle silahlı bir müdahaleye karar verdiler.
Fransa, bunun üzerine Lübnan olaylarını kendi çıkarlarını gerçekleştirmek için bir fırsat olarak görerek, Lübnan'a derhal 5.000 kişilik bir kuvvet gönderdi. Bu arada, 1860 Ağustosu'nun ilk haftasında, Beyrut limanında Türk, Fransız, İngiliz, Piyemonte, Hollanda, Avusturya ve Yunan gemileri toplanmış bulunuyordu. Bunlar, sözde Suriye'de bulunan kendi uyruklarını korumak için hükümetleri tarafından buraya gönderilmişlerdi.
Fransız askerleri Ağustos başında Lübnan'a çıktığı zaman, Fuat Paşa zaten duruma hakim olmuş ve olayları yatıştırmıştı. Ne var ki, bu, sorunun devletlerarası bir olay haline gelmesine engel olamadı. Nitekim, devletlerin baskısı sonucunda, Suriye isyanı karşısında alınacak önlemler ile Lübnan'ın geleceğini yeni bir statüye bağlamak üzere, beş Büyük Devletle Osmanlı temsilcisinden meydana gelen bir komisyon kuruldu. Komisyon, İstanbul'da uzun tartışmalardan sonra, 9 Haziran 1861'de, "Lübnan Nizamnamesi" adı ile bölgede yeni bir yönetim şeklinin kurulmasına karar verdi. Tamamı 17 madde olan bu "Nizamname" ile Lübnan'a getirilen düzen özetle şöyleydi:
1) Lübnan, Babıâli tarafından seçilecek bir Hıristiyan mutasarrıf tarafından yönetilecekti. Mutasarrıf bütün yürütme yetki ve görevlerine sahip olacaktı.
120) İ. Mahmut Kemal İnal, Osmanlı Devrinde Son Sadnazamlar, İstanbul 1955, s. 161-164; Şehâbeddin Tekindağ, "Lübnan", İslâm Ansiklopedisi, c.VII., İstanbul 1970, s.105.
162) Mutasarrıfın yanında, toplumların ikişer temsilcisinin bulunacağı bir
merkezi meclis kurulacaktı.
3) Lübnan, yönetim bakımından altı kazaya bölünecek, her kazada bir
yerel yönetim meclisi bulunacaktı.
4) Lübnan, Osmanlı Devleti'ne yine vergi verecekti. Ancak, toplanan ver
giler önce Lübnan'a harcanacak, artanı İstanbul'a gönderilecekti.
Lübnan Nizamnamesinin imzalanmasından sonra, Fransız birlikleri Lübnan'ı boşalttılar. Osmanlı Hükümeti de buraya, bir Katolik Ermeni olan Telgraf Müdürü Davit Efendi'yi ilk mutasarrıf olarak 22 Haziran 1861'de atadı121.
Böylece Suriye bunalımı sonucunda Lübnan'da devletlerarası bir anlaşma ile saptanan; idari, mali ve adli özerkliğe dayanan, yani yerel yönetim ayrıcalıklarına sahip bir statü kurulmuş oldu. Bu statü, Türkiye'nin isteği ve diğer devletlerin de buna katılması ile, 1864 yılında, bazı önemsiz değişikliklerle yenilenmiş ve bu durum da, bölgede artan Fransız etkisi ile birlikte 1914 yılına kadar sürmüştür.
Büyük Devletler'in etkisi ve baskısı sonucunda Lübnan'da meydana gelen bu durum ve gerekse olayların gelişmeleri sırasında izlenen tutum ise, Osmanlı Devleti'nin bölgedeki ve genel otoritesine büyük ve yeni darbeler vurmuştur. Bu da, İmparatorluğun başına yeni sorunların çıkmasına neden olmuştur.
2. Mısır Sorunu ve Süveyş Kanah'nın Açılması (1869):
1840 Londra Andlaşması ve 1841 "Mısır Valiliği Fermanı" ile yarı özerk duruma gelen Mısır eyaleti, bu tarihten sonra başta bulunan Mehmet Ali Paşa soyundan gelen valiler tarafından daha geniş özerkliğe ulaştırılmak istenmiştir. Özellikle İsmail Paşa (1863-1879)'nın vali olması ile, bu çalışmalar hızlandırılmıştır.
İsmail Paşa'nın, Mısır için büyük tasarıları vardı. Ancak o, bunları, dedesi Mehmet Ali Paşa gibi savaş yoluyla değil, Avrupa kamuoyunu kazanmak ve Osmanlı devlet adamlarına çıkarlar sağlayarak gerçekleştirmek istiyordu. Bunun için, Mısır'ı Avrupa düzeyinde bir ülke yapmak amacı ile büyük yatırımlara girişti. Diğer taraftan da Padişah'a yaranmak üzere, Girit isyanının bastırılması için asker ve para gönderdi. Bu çalışmalarına karşılık olmak üzere de, Mısır veraset sisteminin değiştirilerek, Mehmet Ali Paşa soyunun en yaşlı üyesinin değil, kendi soyundan en büyük oğlunun valiliğe getirilmesini istedi. Bu isteği 27 Mayıs 1866'da çıkartılan bir fermanla kabul edildi. 8 Haziran 1867'de de kendisine Hidiv (Hıdîv) unvanı verilerek, Mı-
121) Tayyib Gökbilgin, aynı eser, s. 689-703; A. Halûk Ülman, aynı eser, s. 36 vd; Enver Ziya Karal, aynı eser, c. VI., s. 33-42.
815-1870 Yılları Arasında Osmanlı İmparatorluğu 21sır'ın iç yönetimiyle ilgili yetkileri genişletildi. Bu ise Osmanlı-Mısır ilişkilerinde bağları biraz daha zayıflattı. Bu arada, Süveyş Kanalı'nın açılması sorunu ve sonuçta açılması ise, Mısır'da Osmanlı Devleti'nin başına yeni sorunlar çıkarttı.
Süveyş Kanalı'nın, Romalılar, hatta daha eski dönemlerde var olduğu, ancak daha sonraları dolarak kapandığı bazı kayıtlarda belirtilmektedir122. Daha sonraki dönemlerde kanalın yeniden açılması zaman zaman düşünülmüş, ancak uygulama alanına konamamıştır.
Yakınçağ başlarında Napolyon Bonapart Mısır'ı işgal edince, Akdeniz ile Kızıldeniz'i birleştirmeyi düşünmüş ve bazı çalışmalar yaptırmıştır. Ancak onun Mısır'dan ayrılmasından sonra bu girişim yine unutulmuştur. 1840'lara gelindiğinde Süveyş Kanalı'nın açılması, Avrupa siyasi ve bilim çevrelerinde yeniden ele alınmıştır. Bu arada Fransızlar, Mehmet Ali Paşa'dan konunun gerçekleştirilmesini istemişler, fakat kabul ettirememişlerdir. Bu durum, Sait Paşa (1854-1863)'nın Mısır Valisi olmasına kadar sürmüştür.
Sait Paşa, Mısır'ın kalkınmasına ekonomik ve ticaret yönünden yardımcı olabileceği düşüncesiyle, Süveyş'te bir kanal açılarak Akdeniz ile Kızıl-deniz'in birleştirilmesinden yanaydı. Bu nedenle, Fransız Ferdinand de Les-seps tarafından kanalın açılması için yapılan öneriyi kabul etti ve 30 Kasım 1854'te, de Lesseps'e, Süveyş Kanalını yapması için bir şirket kurma hakkını verdi. Ancak ingiltere, Hindistan'a giden en kısa deniz yolunun Fransa'nın eline geçmesini, kendi Ortadoğu ve Uzakdoğu çıkarlarına, aynı zamanda iki denizin birleştirilmesini açık deniz ticaretine aykırı bulduğundan, kanalın açılmasına karşı çıktı. Bu sırada ise Kırım Savaşı (1853-1856) sürmekteydi. Bu nedenle İngiltere'ye muhtaç durumda bulunan Babıâli, Mısır Valisi'nin, Ferdinand de Lesseps'e verdiği kanalı açma hakkını onaylamadı.
Buna rağmen Mısır Valisi Sait Paşa, 5 Ocak 1856'da de Lesseps'e yeni bir hak daha verdi. Buna göre, açılacak olan Süveyş Kanalı tarafsız olacaktı ve her devletin ticaret gemisi serbestçe geçebilecekti. Ancak İngiltere girişime karşı çıkmakta devam etti. Bununla beraber Lesseps, Süveyş Şirketi'ni kurdu. Şirketin hisse senetlerine en büyük payla Fransa, sonra da Osmanlı, İspanya, Hollanda devletleri istekli çıktılar. İngiltere'ye de senet ayrıldı, ancak kabul etmediği için bunları Mısır Valisi aldı. Bundan sonra Süveyş Kanalı'nı açma işi İngiltere ile Fransa arasında diplomatik bir sorun haline geldi. Ancak bu arada, kanalın açılması için gerekli etütler, planlar yapılmış ve 1859 yılında da açma çalışmalarına başlanmıştır123.
122) Bkz. J. Walker, "Süveyş", İslâm Ansiklopedisi, c. X., İstanbul 1970, s. 256; İsmail Hami
Danişmend, aynı eser, c. IV., s. 1888.
123) Enver Ziya Karal, aynı eser, c. VI., s. 91-94; İsmail Hami Danişmend, aynı eser, c. IV.,
s. 188.
1 gOsmanlı Devleti, daha sonra İngiltere'nin kanal hakkındaki tutumunu değiştirmesi üzerine, 19 Mart 1866'da kanalın açılması iznini resmen vermiştir. Bundan sonra çalışmalar hızlanmış ve 15 Ağustos 1869'da Süveyş Kanalı' nın yapılması tamamlanmıştır. Aynı gün yapılan büyük bir törenle de hizmete açılmıştır. Törene, Avusturya - Macaristan İmparatoru I. Jozef, Fransa İmparatoriçesi Eugenie, Prusya Veliahdı ve İngiltere'nin dışında, birçok Avrupa prensi, ülkelerini temsil etmek için katılmıştır. Böylece o sıralardaki Mısır Hidivi İsmail Paşa, Süveyş Kanalı'nın açılması vesilesi ile kendisini bir hükümdar gibi göstermek fırsatını bulmuş, hem de Kanal'ın dünya için önemini belirtmek istemiştir.
Süveyş Kanalı'nın açılması, yüzyıllardan beri kapalı bir iç deniz halinde bulunan Akdeniz'i açık deniz haline getirmiştir. Akdeniz ile Kızıldeniz'in birleşmesi, Batı ile Doğu arasındaki - Ümit Burnu'nu dolaşarak yapılan uzun -su yolu bağlantısını kısaltmıştır. Bu da, zaten önemli yollar üzerinde bulunan Mısır'ın durumunu siyasi, ekonomik ve ticaret yönünden daha da değerlendirmiştir. Daha geniş anlamı ile Doğu Akdeniz'in stratejik önemini çoğaltmıştır. Bu ise, bölgeyi sömürgeci devletlerin, özellikle İngiltere ve Fransa'nın rekabet alanı haline getirmiştir. Bu tarihe kadar Osmanlı Devleti, Boğazlar dolayısı ile birçok sorunlarla uğraşmıştı. Bundan böyle, Süveyş Kanalı'nın öneminden dolayı, bu bölgede de yeni sorunlarla karşılaşacaktı. Nitekim, yukarıda adı geçen iki devletin çok geçmeden yaptıkları girişimler, bölgede Osmanlı Devleti'nin aleyhine yeni gelişmeler meydana getirmeye başlamıştır.
3. Eflâk ve Buğdan Olayları (Romanya Prensliği'nin Kurulması -24 Eylül 1859):
Eflâk ve Buğdan (Osmanlı kaynaklarındaki adı ile "Memleketeyn" ), 19. yüzyılın ortalarında, daha önceki yıllarda olduğu gibi, Osmanlı Devleti'ne bağlı özel ayrıcalıklı yönetimi olan iki ayrı beylikti. Bunlar, Voyvoda denilen, önceleri yerli ailelerden, 18. yüzyıldan itibaren de İstanbul'un Fenerli Rum aileleri arasından Osmanlı Hükümeti tarafından seçilip atanan beylerle yönetilmekteydi. Ancak, 1774 Küçükkaynarca Andlaşması'ndan Kırım Savaşı (1853-1856)'na kadar geçen sürede, Rusya çeşitli olaylardan yararlanarak bölgede ve "Bey" seçiminde söz sahibi olacak haklar elde etmişti. Ayrıca Avusturya da, bölgede nüfuz sağlamaya çalışan devletlerdendi. Bu da, bu iki devletin çıkarlarını bölgede çatıştırmaktaydı. Nitekim Avusturya, Rusya'nın Eflâk-Buğdan'daki emellerine son verebilmek için, yukarıda belirtildiği gibi, Kırım Savaşı sırasında burayı geçici olarak işgal etmişti. Yine 19. yüzyılda Romenler arasında ulusçuluk akımı gelişmişti.
Bütün bunlar, özellikle Kırım Savaşı'ndan sonra Eflâk-Buğdan'da Osmanlı imparatorluğu'ndan ayrılma eğilimini güçlendirdi. 1856 Paris Andlaşması ise, bölgede Romenler lehine bazı değişiklikler getirdi: Avrupa devletleri, Eflâk-
815-1870 Yılları Arasında Osmanlı İmparatorluğu 21Buğdan beylerini Rusya'nın koruyuculuğu altından çıkarmak için, Memleke-teyn'i ortak koruyuculuklarına aldılar; Rusya, Besarabya'dan çekilmek ve Beyliklerin iç işlerine karışmaktan vazgeçmek zorunda kaldı; Osmanlı Devleti hükümranlık hakları devam etmekle beraber, iki Beyliğin iç işlerinde bağımsızlığını tanıdı. Bütün bu gelişmeler ise, Eflâk ve Buğdan'da birleşme akımının gelişmesine ve yeni olayların meydana gelmesine yol açtı124.
Eflâk ve Buğdan 30 Mart 1857'de burayı geçici olarak işgal eden Avusturya tarafından boşaltıldı. 1856 Paris Andlaşması'na göre, bölgenin Osmanlı Devleti ile bağı sadece vergi vermekten ibaret kaldı. Bunlar, iki ayrı "Divan" (Meclis) tarafından yönetilmeye başlandı. Biraz sonra da iki beyliğin halkı, Paris Andlaşması'nın getirdiği ortamdan da yararlanarak, birleşmek için harekete geçti. Olaylara Avrupa devletleri de kendi çıkarları ölçüsünde ilgi duydular. Böylece de sorun devletlerarası bir nitelik aldı.
Romen birliğinin sağlanması ile ilgilenen büyük devletlerin başında Fransa gelmekteydi. III. Napolyon, dış politikasında Katolikliğin ve bağımsızlık hareketlerinin önderliğini yapmayı esas aldığından, gerçekte Fransa'nın bu yolla da nüfuzunu geliştirmek istediğinden, İtalyan birliğini olduğu gibi Romen birliğini de desteklemekteydi. Böylece, Doğu Avrupa'da söz sahibi olmayı ve İtalya'da mücadele halinde bulunduğu Avusturya'yı doğusunda da baskı altına almayı düşünmekteydi. Rusya da, hem Osmanlı Devletine, hem de Balkanlar'da çatışma içinde bulunduğu Avusturya'ya karşı bir denge unsuru olacak ve kendi nüfuzunu da genişletecek olan Romen birliğine taraftardı. Ayrıca, bölgedeki bu gelişme, kendisinin Osmanlı İmparatorluğu'nu parçalama politikasına da uygun düşüyordu. Prusya ile Piyemonte ise, kendileri de ulusal birliklerini kurmaya çalıştıklarından, aynı doğrultuda olan Romen birliğine taraftar olup, Fransa'nın görüşünü desteklemekteydiler.
Avusturya-Macaristan İmparatorluğu kendi yapısı yönünden ve Rusya ile Fransa'nın bölgede etki sahibi olmalarını istemediğinden; İngiltere de, Avrupa güçler dengesinin devamından yana olduğundan ve bu nedenle de Osmanlı toprak bütünlüğünü savunduğundan, Eflâk ve Buğdan'ın birleşmesine taraftar değildi.
Osmanlı Devleti ise, egemenliği altındaki bu toprakların bağımsızlığa kavuşmasını veya bağlanni daha da zayıflatmasını, kendisi için özellikle politik alanda büyük bir kayıp olarak görüyordu. Ayrıca olayın Romenlerin lehine gerçekleşmesi halinde, bunun Balkanlar'daki diğer uyruklara da kötü örnek olacağından çekinmekteydi. Bu nedenlerle birliğin kurulmasına karşıydı. Ancak olaylar, Fransa'nın da girişimi ve baskısıyla, birlik yönünde gelişti.
Olay, 1856 Paris Andlaşması gereğince yapılan seçimlerle başladı. Haziran 1857'de, Andlaşmada imzası bulunan devletlerin temsilcilerinden mey-
124) Yorga, (Çev. B. S. Baykal), Osmanlı Tarihi, c. V., Ankara 1948, s. 494 vd; Enver Ziya Karal, aynı eser, c. VI., s.42 vd.
20dana gelen "Avrupa Komisyonu"nun gözetiminde, Eflâk ve Buğdan'da yerel meclis seçimleri yapıldı. Seçimi, iki Beyliğin birleşmesine karşı olanlar kazandı. Bu sonuca Fransa, Rusya ve Piyemonte seçime hile karıştırıldığını iddia ederek karşı çıktılar. Osmanlı Hükümeti bunu kabul etmedi. Bunun üzerine III. Napolyon, 5 Ağustos 1857'de İstanbul'daki elçisi aracılığı ile Babıâli'den seçimlerin yemlenmesi istedi. Aksi takdirde diplomatik ilişkileri keseceği tehdidinde bulundu. Diğer birleşme taraftarı devletler de Fransa'yı desteklediler.
Bunun üzerine Eylül 1857'de seçimler yenilendi. Bu defa seçimleri birlik taraftarları kazandı. 8 Ekim 1857'de toplanan Eflâk ve Buğdan meclisleri, iki Beyliğin Romanya adı altında birleştirilmesine ve Avrupalı yabancı bir prensin ortak hükümdar olarak başa geçirilmesine karar verdi125.
Osmanlı Devleti, 1856 Paris Andlaşması'na aykırı olan bu duruma itiraz ederek, meclislerin dağıtıldığını ilan etti. Buna karşılık Fransa Romanyalıların tarafını tuttu126. Bu sıralarda İngiltere, Hindistan'daki "Sipahi İsyanı" ile uğraştığından, ayrıca Türkistan'da da güç sahibi olan Rusya ile bir çatışmaya girmek istemediğinden, Romanya sorununa doğrudan taraf olmak istemiyordu. Hatta sorunun çözümlenmesi için Osmanlı Devleti katında arabuluculuk yapmak vaadinde bulundu127.
Bunun üzerine ve Fransa'nın artan baskısı sonucunda, Romanya Soru-nu'nu görüşmek üzere, 1856 Paris Andlaşması'nda imzası bulunan devletlerin katılması ile 22 Nisan 1858'de Paris'te bir konferans toplandı128. Konfe-rans'ta, Avusturya ve İngiltere, Osmanlı Devleti'nin yanını tuttular. Bu ise Fransa'nın daha ileri gidememesine neden oldu. Sonuçta, Paris Konferan-sı'nda 19 Ağustos 1858'de şu kararlar alındı:
1) Eflâk ve Buğdan, Osmanlı egemenliği altında kalmak kaydıyla "Ef-
lâk-Buğdan Birleşik Beylikleri" adını alacaktı.
2) Her iki Beyliğin ayrı beyleri ve meclisleri bulunacaktı.
3) Beyler (Voyvodalar), hayat boyunca kendi meclisleri tarafından se
çilecek ve bu seçim, padişah tarafından onaylanacaktı.
4) Her iki Beyliği ilgilendiren işler için karar verecek ortak bir komisyon
kurulacaktı.
5) Eflâk ve Buğdan, Babıâli'ye belli miktarda vergi vermekte devam
edecekti129.
6) Bkz. Yorga, aynı eser, c. V., s. 504-509.
7) Charles Seignobos, aym eser, c. II., s. 431.
8) Edouard Driault, (Çev. Nafiz), Şark Mes'elesi, İstanbul 1328, s. 259.
9) Yorga, aynı eser, c. V., s. 511-512.
10) Enver Ziya Karal, aym eser, c. VI., s. 60-61.