Dünya Siyasi Tarihi (1 . bölüm)

389) italya'da; Napoli'de eski haneden (İspanyol Bourbon) tekrar başa geçecek ve Sicilya'yı alacaktı. Nice, Savoie, Cenova, Piemonte Krallığına verilecekti. Ayrıca Modena, Toskana, Parma dukalıklarının başına, Avusturya hanedanına mensup kişiler getirilecekti. Papalık devleti yeniden kurulacaktı.
10) İsveç; Rusya'ya verdiği Finlandiya'ya karşılık, Danimarka'dan Nor
veç'i alacaktı.
11) İsviçre; 22 kantondan meydana gelen bağımsız ve sürekli tarafsız bir
devlet haline getirilecekti.
12) Esir ticareti kaldırılacak ve bunun izlenmesi, öneri sahibi olan
İngiltere'ye verilecekti.
13) Kongreye katılan devletlerin ülkeleri arasında sınır teşkil eden veya
bu ülkeleri boydan boya aşan, yani uluslararası nitelikteki nehirler
de, ticaret amacı ile yapılacak ulaşım serbest olacaktı.
3. Kongre'nin ve Aldığı Kararların Sonuçları:
Görüldüğü gibi, Viyana Kongresi'nde alınan bu kararlar ile Avrupa'da yeni bir statü doğmuş oluyordu. Bununla :
Fransa, ihtilalden önceki sınırlarına çekildi. Yeniden kurulan meşruti krallık diğer devletler tarafından kabul edildi.
İngiltere; herşeyden önce Avrupa güçler dengesini, kendi adasına doğrudan tehlike gelmeyecek şekilde, yani çıkarları doğrultusunda yeniden düzenledi. Bir defa, Belçika ile Hollanda'yı birlştirmekle, adası ile Avrupa arasında tampon bir bölge meydana getirdi. Ayrıca Heligoland, Malta ve İyon Adalarına yerleşmekle; daha önce ele geçirmiş olduğu Jersey adası ve Cebelitarık gibi stratejik Önemi olan yerlerle, âdeta Avrupa'yı bir çember içine aldı. Diğer taraftan deniz aşırı yerlerde ele geçirdikleriyle de, denizaşırı yollan kontrol altına alabilecek duruma geldi. Aynı zamanda denizlerdeki egemenliğini daha da güçlendirdi. Böylece, Avrupa'da ve açık denizlerde, geniş anlamı ile dünyada birinci derecede söz sahibi devlet haline geldi.
Rusya; Napolyon savaşlarında oynadığı roller dolayısıyla Viyana Kopg-resi kararlarına yön veren devletlerden oldu. Doğu Avrupa'da ele geçirdiği topraklarla da Orta ve Güney Avrupa üzerinde etkili bir duruma yükseidi.
Avusturya-Macaristan İmparatorluğu; Kuzey İtalya'ya ve Galiçya ile Doğu Avrupa'ya doğru yayıldı. Kongrenin Viyana'da yapılması ile de devletlerarası siyasette ayrıca itibar kazandı. Diğer büyük kazancı ise, Almanya'nın yine dağınık halde bırakılması ile, kurulan Germen Konfederasyo-nu'nun başkanlığını sağlaması oldu. Böylece Almanya ve İtalya üzerindeki

Yakınçağ Başlarında Avrupa (1789-1815) 3nüfuzunu sürdürmeyi başardı. Bu hali ile de Avrupa'nın geleceği üzerinde söz sahibi olan önde gelen devletler arasında yerini aldı.
Prusya; sınırları içerisine kattığı topraklar ve Avrupa siyasetinde oynadığı rollerle elde ettiği etkinlik sonucunda büyük bir krallık haline geldi. Diğer Alman devletleri üzerindeki nüfuzu çoğaldı.
Almanya ve İtalya; yine parçalanmış halde bırakılmakla, sadece birer coğrafya terimi olma niteliklerini korudular. Bunun yanı sıra, büyük devletlerin çıkar çatışmalarının yapıldığı birer alan olmakla devam ettiler.
Böylece, büyük Avrupa devletleri (İngiltere, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Rusya, Prusya) kendi çıkarları doğrultusunda ve bu çıkarlarının uyuşması oranında, Avrupa'nın siyasi haritasını ve güçler dengesini yeni baştan düzenlediler. Aldıkları bu kararları da diğer devletlere kabul ettirdiler. Bunu yaparken hak ve hukuk tanımadılar.Sadece kendi çıkarlarını düşündüler. Bu nedenle kurulan düzen, özellikle çizilen sınırlar doğal olmaktan uzak kaldı. Kongrede, ihtilalin ortaya çıkardığı, Napolyon savaşları ile yayılan ve artık toplumların malı haline gelen başta ulusçuluk, demokrasi olmak üzere diğer düşünce akımları da dikkate alınmadı.
Viyana Kongresi; yukarıda açıklanan hususların yanı sıra, devletlerarası ilişkilere de yeni boyutlar getirdi.
Bir defa, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, İngiltere, Rusya, Prusya ve bunlara Fransa'nın da katılması ile beş büyük devletten meydana gelen grubun esas kabul edildiği yeni bir Avrupa güçler dengesinin temeli atıldı. Diğer taraftan Viyana Kongresi'ne kadar devletlerarasında genellikle ikili ilşkiler esastı. Bu bakımdan devletler toplu olarak bir barış düzeni kurmayı başaramamışlardı. Bu kongrede, devletlerarası alanda birbirleriyle danışmak ve uyuşmak suretiyle bir barış düzeni kurulmaya çalışıldı ve bunda başarı sağlandı. Bu da, iki taraflı diplomasi yerine, çok taraflı diplomasi metodunu getirdi. Böylece 19. yüzyıl boyunca görülecek olan "Konferanslar sistemi" veya "Kongre sistemi "ortaya çıktı. Bu aradada Avrupa'da bir kollektif güvenlik organizasyonu kurmak ihtiyacı ilk defa ifade edildi. Ayrıca uluslararası ilişkilerde eşitlik esasına dayalı diplomasi kuralları (Örnek olarak; diplomasi temsilcilerinin büyükelçiler, ortaelçiler ve diğer temsilciler, maslahatgüzarlar olarak üç sınıfa ayrılması; toplantılarda uyulacak protokol usulleri...) ile diplomasi hukuku da getirildi.
Diğer taraftan, Viyana Kongresi'nde bu esaslar üzerine kurulan yeni Avrupa haritası ve düzeni, o sıralarda uzun ve yıpratıcı savaşlardan yorgun düşmüş olan Avrupa tarafından zoraki olarak kabul edildi. Nitekim, sürekli bir barışın sağlanması amacı ile yapılan Viyana Kongresi'nde alman kararlar, kongreden kazançlı çıkan dört büyük devletin dışında kalanlar tarafındantepki ile karşılandı ve ilk fırsatta ortadan kaldmlması gereken bir anlaşma olarak görüldü. Bu da, Kongre'den sonra - ilerideki konularda görübeceği gibi -Avrupa'da çok ve büyük olayların meydana gelmesine yol açtı. Bütün bu yönleri ile de denilebilir ki; Viyana Kongresi, Avrupa siyasi tarihinin yeni bir döneminin başlangıcı oldu3. Bu haliyle Viyana'da kurulan yeni Avrupa statüsü, bazı değişikliklerle beraber, genel hatlarıyla Birinci Dünya Savaşı'na (1914'e) kadar sürdü.
4. Viyana Kongresi ve Osmanlı İmparatorluğu :
Osmanlı İmparatorluğu'nun, Fransa'ya karşı İkinci Koalisyon Savaşı'na (1798 - 1802) katılmış olduğu için, Viyana Kongresi'ne katılma hakkı vardı. Nitekim, kongrenin toplanmasına karar verilince, başkan sıfatıyla Metter-nich, Eflâk Voyvodası Yanko Karaca Bey aracılığıyla Şubat 1814'te Osmanlı İmparatorluğu'nu da Viyana'ya davet etmişti. Ayrıca Osmanlı İmparatorluğu'nun toprak bütünlüğünün garanti altına alınmasına çalışacağını da bildirmişti. Ancak, Osmanlı Hükümeti bu davete iltifat etmemiştir. Altı ay sonra Mettemich'e verdiği cevapta: Fransa'ya karşı yapılan son savaşa katılmadığı için kongreye temsilci göndermeyeceğini, fakat Türkiye'ye yardım etmek isterlerse, Rusya'nın Bükreş Andlaşması'na (1812) göre geri vermesi gereken, ancak teslim edilmeyen Karadeniz kıyılarındaki bazı kalelerin kurtarılmasına aracılık etmelerini bildirmiştir. Osmanlı İmparatorluğu'nun bu şekilde hareket etmesinin nedenleri ise şunlardı:
1) Osmanlı Hükümeti; toprak bütünlüğünün, büyük devletlerin garantisi
altına alınmasını, Türkiye'nin hukuk ve bağımsızlığına gölge düşü
receğini, böylece Avrupa devletlerinin himayesi altına gireceğini
düşünmüştür.
2) Osmanlı İmparatorluğu (aşağıda görüleceği üzere) Bükreş And-
laşması (1812) ile Sırplara bazı ayrıcalıklar vermişti. Ancak bu hu
sustaki maddede bir kesinlik yoktu. Bu nedenle, kongreye katılınır ve
bu konu da açılacak olursa; Rusya, Napolyon'un ortadan kaldırılması
ile durumunu güçlendirdiğinden, yeniden Balkanlara dönük bir politi
ka izleyebilmek için, bu konuyu istismar ederek, Sırbistan, Eflâk ve
Buğdan 'ı bağımsızlığa kadar götürebilecek ayrıcalıklar isteyebilirdi
3) Bu tarihlerde Sırbistan, Eflâk ve Buğdan'ın; Osmanlı İmpatorluğu,
Rusya ve Avusturya'nın ortak himayeleri altında bağımsız bir devlet
haline getirileceği, böylece Rumeli ile Rusya arasında tampon bir
3) Bkz. R. R. Palmer, A History of the Modern World, New York 1962, s. 413 - 420; Mehmet Gönlübol, Milletlerarası Siyasî Teşkilâtlanma, (Üçüncü Baskı), Ankara 1975, s. 39 - 44; A. Şükrü Esmer, Siyasî Tarih, İstanbul 1944, s. 86-891; Feridun Ergin, Uluslararası Politika Stratejileri, İstanbul (1974), s. 30.

Yakınçağ Başlarında Avrupa (1789-1815)
42bölge kurulacağı söylentileri ortalıkta dolaşıyordu. Bu konu da kongrede gündeme girebil irdi.*
İşte Osmanlı İmparatorluğu, bu hususların gerçekleşmesine meydan vermemek için Viyana Kongresi'ne katılmaya yanaşmamıştır. Zira, kongreye katıldığı takdirde bunlar görüşme konusu olabilir ve alınan kararlar da kendisini bağlayabilirdi. Halbuki temsilci göndermediği takdirde, bir karar alınsa bile buna uymak zorunluluğu duymayabilirdi. Bu düşünceden ve bir de, Osmanlı devlet hayatında, 1789 yılından beri bazı Batılı devletlerle ittifaklar yapılmış olmasına rağmen, Avrupa Hıristiyan devletlerinden uzak durma geleneğinin sürmesinden, aynı zamanda öneri şeklini devlet onuruna yakıştıramadığından dolayı, Kongre Başkanı Prens von Metternich'in ısrarına rağmen kongreye katılmayı, nazikçe reddetmiştir.
Zaten kongrenin etkili üyelerinden Rusya, topraklarında gözü olduğu Osmanlı İmparatorluğu'nun kongreye katılmasına ve toprak bütünlüğünün garanti altına alınmasına,taraftar değildi. Çünkü, Osmanlı İmparatorluğu'nun geleceğinin ve toprak bütünlüğünün devletlerarası bir garantiye bağlanması, Rusya'nın özellikle Balkanlar'da istediği gibi bir politika gütmesine engel olabilirdi. Bu nedenle, Rusya'yı da o günlerin siyasi havası içerisinde fazla gücendirmek istemeyen, kendilerinin de başkaca çıkarları olan diğer Avrupa devletleri, Osmanlı İmparatorluğu'na davet hususunda fazla ısrarda bulunmadılar.
Viyana Kongresi'ne Osmanlı İmparatorluğu'nun bu şekilde katılmamasından ise, Ruslar, Sırplar ve Yunanlılar yararlanmak istediler. Nitekim Rus Çarı I. Aleksandr, kongrede Babıâli aleyhine bazı entrikalar çevirdi. Ancak Kongre başkanı Metternich, kendi devletinin yapısını ve çıkarlarını göz-önünde bulundurarak, Rus, Sırp ve Yunan isteklerini gündeme koymadı. Bunlara karşılık İngiltere'nin de yardımıyla, Osmanlı topraklarının bütünlüğünü büyük devletlerin garantisi altına aldırmaya çalıştı. Fakat İngiltere, kendisinin sömürge siyaseti dolayısıyla, böyle bir yardıma yanaşmadığından, Metternich'in bu girişiminden de bir sonuç alınamadı.
Görüldüğü gibi, 1814-1815 yıllarında bütün Avrupa devletlerinin (Osmanlı Devleti dışında) bir araya gelmesiyle toplanan Viyana Kongresi, Avrupa'ya yeni bir şekil vermek, yani Avrupa'nın geleceğini hazırlamak için çalışmalar yaparken, Osmanlı Devleti'nin durumu ve geleceğiyle de yakından ilgilenmiştir. Bununla birlikte Kongre'de, Osmanlı Devleti ile ilgili doğrudan bir karar alınmamıştır. Ancak Avrupa devletleri tarafından Osmanlı Devleti'nin geleceğine bir sorun olarak bakıldığı ortaya çıkmıştır. Nitekim bu amaçla Viyana Kongresi'nde Avrupalılar, Osmanlı Devleti'nin durumu için ilk defa "Doğu Sorunu" deyimini kullanmışlar ve bu da, bundan böyle Osmanlı dış siyasetinde, ona karşı izlenen tutum ve davranışlarda başlıca etki faktörü olmuştur.
4) A. Şükrü Esmer, aynı eser, s. 91-92.

İKİNCİ BÖLÜM
YAKINÇAĞ BAŞLARINDA OSMANLI İMPARATORLUĞU
(1787-1815)
A. İMPARATORLUĞUN GENEL DURUMU: 1. Siyasi ve Sosyal Yapısı:
Osmanlı İmparatorluğu, Yakınçağ başlarında, eski gücünü kaybetmiş olmakla beraber, yine de Avrupa devletler dengesinde büyük ölçüde yeri olan önemli bir devletti. Sınırları: Asya'da Yemen-Arabistan Yarımadası, Hint Okyanusu, Basra Körfezi, İran'dan geçip Kafkasya'dan Anapa'ya kadar; Avrupa'da Dinyester nehrinin batı kıyılarından Romanya, Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Arnavutluk'u içine alacak şekilde devam ederek Avusturya'ya dayanıyor; Afrika'da hemen hemen Kuzey Afrika'yı ayrıca Doğu Akdeniz ve Ege Denizi adalarının da tamamını içine alıyordu. Görüldüğü gibi, Osmanlı İmparatorluğu, üç kıtada toprakları bulunan; Karadeniz, Marmara Denizi, Ege Denizi ve Kızıl Deniz'e tam anlamıyla egemen olan ve Doğu Akdeniz'de söz sahibi bir imparatorluktu. Bu sınırlar ise yaklaşık olarak 4 milyon kilometre kareyi kapsıyor ve üzerinde de yaklaşık olarak 25 milyon insan bulunuyordu1.
Bu büyük imparatorluğun sınırları içerisinde yaşayan nüfus çeşitli ırk, dil, dine sahip insanlardan meydana geliyordu. Bunlar, Türk ve Müslümanlar ile, Hıristiyanlar ve diğer Müslüman olmayanlar olmak üzere, başlıca iki gruba ayrılmaktaydı. Müslümanlar ile Müslüman olmayanlar kendi içlerinde de çeşitli mezheplere bölünmüşlerdi. Bu nüfusun yapısı içinde Türkler, devletin sahibi ve asıl unsuruydular. Devletin kurucusu, koruyucusu ve yöneticisi olarak, devletin bütün yükünü taşırlar ve haklarından da yararlanırlardı. İkinci gruba dahil olan Müslüman olmayanlar ise, kendi kültür, din ve mezheplerine göre serbestçe yaşarlar, Müslüman olmadıkça devlet yönetiminde
1) Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, c. V., Ankara 1961, s.l.görev alamaz, askerlik yapamazlardı. Fakat bunların dışında, devletin her türlü olanaklarından yararlanırlardı. Müslümanlığı kabul ettikleri takdirde de, yeteneklerine göre devlet katında görev alıp sadrazamlığa kadar yükselebilirlerdi. Osmanlı yönetiminin Hıristiyanlara sağladağı bu haklara, o yüzyıllarda Avrupa devletlerinde bile eşine rastlamak mümkün değildi. İmparatorluk nüfusunun çoğunluğu ise Türk ve Müslümanlardan meydana geliyordu. Devlet, herşeyi ile bir Türk devletiydi ve dayandığı hukukJLslam hukukuydu.
Yakınçağ başlarında da Osmanlı İmparatorluğu'nun yönetim şekli, eskiden beri olduğu gibi, mutlak monarşi idi. Başta her yetkiye sahip padişah bulunurdu. Padişah Osmanlı soyundan biri olurdu. 16. yüzyılın ilk yıllarına kadar padişahlık babadan oğula geçerdi. Ancak bu tarihlerden başlayarak Osmanlı ailesinin en yaşlı üyesi padişah olmaya başlamıştır. Osmanlı padişahı, devletin hükümdarı olduğu gibi, 1517 yılından itibaren aynı zamanda bütün Müslümanların da halifesi idi.
Osmanlı İmparatorluğu'nun sosyal yapısı, Avrupa'daki yapıya benzemezdi. Yani, ayrıcalıklara sahip bir aristokrat sınıf, dolayısıyla eşitsizliğe dayalı bir yapı yoktu. Bu sistem içinde Müslüman olmak şartıyla herkes devlet hizmetlerine girebilir, çalışma ve kabiliyetine göre en yüksek görevlere gelebilirdi. Ancak bu görevden ayrılan veya uzaklaştırılan kimse, görevinden önceki durumuna inerdi. Bu bakımdan hizmette bulunulan mevki esastı ve bunu da ancak o kişiye devlet sağlardı.
Padişahtan sonra devletin en büyük yöneticisi sadrazamdı. Sadrazam, padişahın mutlak vekiliydi; bunun belirtisi olarak, onun mühürünü taşırdı. Devletin bütün işlerinin yetkili ve sorumlu kişisiydi. Savaş olunca da Ser-dar-ı Ekrem unvanıyla ordunun başına geçerdi. Sadrazamdan sonra gelen yetkili ise Şeyhülislam idi.
Şeyhülislam, ulema sınıfı arasından seçilirdi ve işlerin şeriata uygun olarak yapılmasına bakardı. Kendisine sorulan problemlerin şeriata uygun olup olmadığını fetva ile bildirirdi.
Devletin en büyük kurumu yine "Divan" olmakta devam ediyordu. Divan, yüksek rütbeli devlet adamlarından meydana gelen bir tür bakanlar kurulu idi. Burada her türlü devlet işleri görüşülürdü. Ancak verilen kararlar hakkında son söz Sadrazamındı. Sadrazam da padişaha karşı sorumluydu. Bu şekliyle divan, sadrazamın bir danışma kuruluydu. Ayrıca, olağanüstü durumlarda, yani savaş ilan etmek, barış ve yabancı devletlerle anlaşma yapılmasına karar vermek gibi konularda " Meşveret" gibi özel meclisler toplanırdı. Buna sadrazam ve şeyhülislamdan başka görevdeki en yüksek rütbeli devlet adamlan ile bu görevlerden çekilmiş olanlar katılırdı.

Yakınçağ Başlarında Osmanlı İmparatorluğu 4İmparatorluk, yine daha önceki dönemlerde olduğu gibi yönetim bakımından merkeziyetçiydi. Ancak özel idareye sahip eyaletler, muhtar ve bağlı beylikler de vardı.
Yakınçağ başlarında imparatorluğun ordu teşkilatı da, kuruluş ve genişleme dönemindeki şeklini korumaktaydı. Devletin devamlı ordusu, Yeniçeri ocağıydı. Ancak bu ocak 16. yüzyılın sonlarından itibaren, disiplin, kudret ve kuvvetini gittikçe kaybetmeye başlamıştı. Bu durumuyla da devleti ve devlet otoritesini sağlama görevini yerine getiremez hale gelmişti. Üstelik Yeniçeriler, yaptıkları isyan hareketleriyle devlet otoritesinin eyaletlerde de sarsılmasına yol açmışlardı. Devletin diğer askeri kuruluşları da belirli bir gerilemenin içindeydi. Özellikle 18. yüzyılda orduda yapılmak istenen düzenleme ve ıslahatlar da, çeşitli nedenlerden dolayı başarılı olmamıştı.
2. Dış Siyaseti ve Özellikleri:
Yakınçağlara gelindiğinde, Osmanlı İmparatorluğu sürekli bir gerilemenin içinde bulunuyordu. Bunda, devletin mali ve ekonomik yönlerden zayıflaması, devlet örgütlerinin bozulması, ordunun, eğitim kurumlarının kendilerini yenileyememeleri, ulaşım zorlukları gibi nedenler ile, Avrupa'nın ekonomik ve siyasi yönlerden gittikçe güçlenmesi, buna karşılık Osmanlı İmparatorluğu'nun hemen her alanında bir duraklama dönemine girmiş bulunması, önemli rol oynamaktaydı.
Ülke içerisinde meydana gelen iç ayaklanmalar ise devleti gittikçe güçsüz bırakıyor ve zor durumlara sokuyordu. Bu da devlet merkezinin gücünü gittikçe azaltıyordu. Bütün bunlar ise, devletin izlediği dış siyaseti etkileyen unsurlardı.
Bu arada şunu belirtmekte de yarar vardır : 18. yüzyılın sonlarına kadar dünyada iki blokun bulunduğu söylenebilir. Bunlar; Osmanlı İmparatorluğu' nun koruyucusu olduğu İslâm dünyası, yani Doğu bloku ile, Avrupa kültür ve uygarlığı etrafında toplanan Hıristiyan dünyası,yani Batı bloku idi. İşte bu döneme kadar Osmanlılar, Batı dünyasını, Avrupa'yı, tek cephe ve vücut olarak görüyorlardı. Yani Avrupa'nın, birçok devletin birleşmesinden meydana geldiğini ve bunların aralarında siyasi ve ekonomik mücadelelerin bulunduğunu, geniş anlamı ile, Avrupa devletleri arasındaki ilişkileri, çok defa anlayamamışlardı veya anlamaya çalışmamışlardı.
Nitekim, Osmanlı İmparatorluğu'nun, çağın oluşan ve gelişen devletlerarası ilişkilerine de ayak uyduramadığı ve bu ilişkilerden yararlanamadığı görülmektedir. Bir defa, Osmanlı İmparatorluğu, Müslüman bir devlet olarak, devletlerarası ilişkilerde kendi kendine yeterlilik prensibini kabul etmişti. Bu, Müslüman bir devletin, dayandığı hukuk açısından, Hıristiyan bir devletleeşitlik ilkesi çerçevesinde anlaşmalar yapamayacağı düşüncesinden gelmekteydi. Devletin güçlü olduğu dönemlerde bu düşünceye göre izlenen politikanın getireceği zararlar, pek duyulmamış olabilirdi. Ancak, daha sonraları her yönüyle güçlenen Avrupa devletleri karşısında yapılacak hareketlerde, bu devletlerin bazılarıyla, diğerleri aleyhinde varılacak anlaşmalardan veya onlar arasındaki çatışmalardan yarar sağlanabilirdi. Ne var ki, Osmanlı yöneticileri, yukarıda belirtilen geleneksel düşüncenin sonucu olarak, Avrupa diplomasisinden uzak kalmış bulunuyorlardı.
Osmanlı împaratorluğu'nun Avrupa'dan yani Hıristiyan devletlerden bu "uzak durma" siyasetinin bir sonucu da, yabancı devletlerde sürekli elçilikler açma gereğini duymamasıydı. Nitekim, 18. yüzyılın sonlarına gelindiğinde dahi, devletin herhangi bir ülkede daimi elçiliği yoktu. Bu da, Osmanlı-Avrupa diplomatik ilişkilerinde tek taraflı bir sistemin meydana gelmesine sebep olmuştu. Çünkü, Osmanlı împaratorluğu'nun bu davranışının aksine, başlıca Avrupa devletlerinin yüzyıllardan beri İstanbul'da daimi elçilikleri bulunuyordu.
Osmanlı İmparatorluğu, III. Selim (1789-1807) dönemine kadar, padişahın tahta çıktığını bildirmek, bir hükümdarın taç giymesinde padişahı temsil etmek veya herhangi bir haberi götürmek gibi sadece özel görevlerle ve geçici olarak Avrupa devletlerine elçiler gönderiyordu. Bu elçiler, verilen görevlerin niteliğine göre belli süreler o ülkerde kaldıktan sonra geri dönüyorlardı. Bu elçilerden de görevleri sırasında gereği gibi faydalanılamı-yordu. Çünkü bunlar, Avrupa'nın durumu ve Avrupa diplomasisinin incelikleri, kuralları hakkında bilgi ve tecrübeye sahip değillerdi. Üstelik yeterli yabancı dil de bilmiyorlardı. Yabancı devlet adamları ile temaslarını özellikle Hıristiyan tercümanlar vasıtasıyla yapıyorlardı. Bu da birçok zorluklara, anlaşmazlıklara ve temasın sınırlı kalmasına, dolayısıyla elçilik görevinden beklenen çok yönlü yararın ve sonucun alınamamasına sebep oluyordu.
Diğer taraftan, sürekli elçilik görevinin bulunmaması, bu konuda bilgi birikiminin, tecrübenin ve bir geleneğin oluşamaması gibi, devlet yönetiminde ve siyasetinde büyük bir eksikliğin doğmasına yol açıyordu, Bu ise, 17. ve özellikle 18. yüzyılın değişen ve gelişen dünyasında, Osmanlı împaratorluğu'nun özellikle dış siyasetinin gerçekçi, uzak görüşlü ve isabetli şekilde çizilememesi ve yürütülememesi gibi büyük zararlar getiriyordu.
Bütün bunlara karşılık, başlıca Avrupa devletleri, Osmanlı împaratorluğu'nun kuruluş ve yükselme dönemlerinden beri İstanbul'da daimi elçi bulundurmayı gelenek haline getirmişlerdi. Yani İstanbul'da sürekli elçilikler kurmuşlardı. Buraya da, genellikle devletlerarası diplomasiyi ve usullerini, ayrıca "Doğu Sorunu"nu ve bunun siyasi, ticari taraflarını çok iyi bilen, bilgi ve tecrübeye sahip elçiler gönderiyorlardı. Bu elçilerin yetkileri genişti ve

çok süper olmuş

çok süper olmuş emeğinize sağlık

Yeni yorum gönder

  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <b> <center> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.
  • Use <!--pagebreak--> to create page breaks.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
Güvenlik kodunu yazıp yorumunuzu gönderin.
Not: Yorumlarınız yönetici onayından sonra eklenecektir.
Image CAPTCHA
Copy the characters (respecting upper/lower case) from the image.

Gözde içerik