Dünya Siyasi Tarihi (1 . bölüm)

Yakınçağ Başlarında Osmanlı İmparatorluğu 4işlerini de kalabalık bir memur kadrosuyla yürütürlerdi. Dolayısıyla bu niteliklere ve yetkilere sahip olan elçiler, görevlerinin gereğini kendi devletlerinin yararına en iyi şekilde kullanırlardı.
Osmanlı İmparatorluğu, bu durumda, yabancı devletlerde daimî elçileri bulunmadığından, dünya durumu hakkında bilgiyi daha çok İstanbul'daki Avrupa devletlerinin elçilerinden, yani doğrudan kendi diplomatik kaynaklarından değil dolaylı yollardan alıyordu. Ancak bu elçilerin olayları ve bilgileri kendi çıkarları doğrultusunda, gerektiğinde eksik, fazla veya değiştirerek verecekleri şüphesizdi. Elbette ki bu da, devletin gerçekçi bir dış politika yürütmesinde zorluklara sebep oluyordu.
Diğer taraftan, İstanbul'daki Avrupa elçileri ile Osmanlı Hükümeti arasındaki ilişkiler, bu elçilerin emrinde çalışan çoğu Rum, Ermeni veya İstanbul'a yerleşmiş "Levanten" denilen Hıristiyanlar aracılığıyla yapılmaktaydı. Bu durum da, çeşitli diplomatik entrikalara, casusluk ve rüşvet olaylarına yol açıyordu.
Babıâli (Osmanlı Hükümeti)'nin diğer haber kaynakları ise Eflâk ve Buğdan beyleri ile, Divân-ı Hümâyun tercümanları idi. Gerek bu beyler gerekse tercümanlar Rum idiler. Eflâk ve Buğdan beylerinin Avrupa'da ajanları vardı. Beyler, Avrupa'dan gelen haberleri, gazete ve dergileri İstanbul'a gönderirlerdi. Türkler, yabancı dil öğrenmeyi ve yabancı ülkelerde uzun süre oturmayı hoş görmedikleri için, diplomasi hizmetlerinde Rumlar'ı kullanmayı gelenek haline getirmişlerdi. Buna karşılık Divân tercümanları ve Eflâk-Buğdan beyleri zaman zaman yabancı devletlerin çıkarına çalışarak bağlı bulundukları Osmanlı İmparatorluğu'na ihanet ediyorlardı.
Görüldüğü gibi, Yakınçağların başlarında Osmanlı İmparatorluğu'nun çağın gereklerine göre kurulmuş bir dış haber alma sistemi bulunmuyordu. Bu da İmparatorluğun, özellikle büyük mücadele ve ilişki içinde bulunduğu büyük Avrupa devletleri hakkında siyasi, askeri, ekonomik ve diğer alanlarda; aynı zamanda bu devletlerin kendisi için düşüncelerinde bilgi noksanlığına, dolayısıyla dış siyasetinde değerlendirmeler yönünden zararına gelişmelere yol açıyordu. Bütün bunlarla da Osmanlı İmparatorluğu, devletlerarası diplomasi alanında, kendini adeta yalnızlığa terketmiş bulunuyordu. Bundan ise, en çok yararlananlar, yine Osmanlılara karşı hareket üstünlüğünü ele geçirmiş olan Avrupa devletleri oluyordu.
Osmanlı İmparatorluğu, yine bu arada 18. yüzyılın sonlarına kadar devleti içine düştüğü kötü durumdan kurtarmak amacıyla, başta ordu olmak üzere çeşitli alanlarda ıslahatlar yapmıştır. Bunlarda Avrupa'nın etkisi görülmektedir. Ancak padişah ve vezirler bu ıslahatı yaparken, ulema sınıfının cahilliğini ve bağnazlığını, Yeniçerilerin çıkarlarını hesaba katmak zorunda kaldıklarından, aynı zamanda bu hareketler, genellikle bir kadro konusu değil de
gkişisel hareket olduğundan, yaptıkları yenilikler köklü ve sürekli olamamıştır. Yani devleti kuvvetlendirecek ve kurtaracak bir düzeye ulaşamamıştır2. Bu da Osmanlı İmparatorluğu'nun Yakınçağlara daha zayıflamış o-larak girmesine sebep olmuştur.
B. OSMANLI İMPARATORLUĞU VE AVRUPA:
1. Genel Durum:
Yakınçağ başlarında ve onu takip eden dönemde, Osmanlı İmparatorluğu ile Avrupa devletleri arasındaki ilişkiler, "Doğu Sorunu (Şark Meselesi)" çerçevesinde gelişmiştir. Bu bakımdan, Osmanlı-Avrupa ilişkilerine geçmeden önce; ana hatlarıyla da olsa " Doğu Sorunu"na bakmak gerekecektir.
a. Doğu Sorunu:
"Doğu Sorunu", Avrupalılar'ın, yakın tarihlerde genel olarak, Osmanlı İmparatorluğu'nu, önce üzerinde çeşitli çıkarlar elde etmek ve onu zayıflatmak; bu arada İmparatorluğun Avrupa'daki topraklarını ele geçirerek aralarında paylaşmak ve Türkleri buradan atmak, sonra da aynı şekilde geri kalan kısmını paylaşarak tamamen ortadan kaldırmak amacıyla yürüttükleri, Avrupa, -Türkiye ilişkilerinin bütününe verdikleri addır. Diğer bir deyimle, Avrupalılar'ın Türkler'i Avrupa'dan ve Önasya'dan atmak ve onların yaşamak hakkını ellerinden almak için, Osmanlı İmparatorluğu'na yönelik düşünce ve uygulamaları ile bunlardan doğan gelişmelerdir. Bununla beraber, bunu daha dar anlamda, "Osmanlı İmparatorluğu'nun parçalanması tarihi" şeklinde belirtenler de vardır3.
"Doğu Sorunu" siyasi bir terim olarak, ilk defa 1815'te Viyana Kongre-si'nde kullanıldı. Bundan sonra da siyaset ve devlet adamları ile, tarihçiler arasında önem kazandı. Ancak amaç aynı olmakla birlikte, uygulamada farklılık olduğu için terim çeşitli anlamlar alabildi. Örnek olarak, bazı devletlere göre "Doğu Sorunu" 19. yüzyılın ilk yarısında Osmanlı İmparatorluğu'nun toprak bütünlüğünün korunması, aynı yüzyılın ikinci yarısından itibaren de imparatorluğun bütün topraklarının paylaşılması anlamında kullanıldı. Aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu'nun iç ve dış siyasetinde ortaya çıkan her bunalımlı olay da, Avrupalılar tarafından "Doğu Sorunu" olarak nitelendirildi4.
2) Enver Ziya Karal, aynı eser, c. V., s. 1-11.
3) Bkz. İsmail Soysal, Fransız İhtilâli ve Türk-Fransız Diplomasi Münasebetleri (1789-
1802), Ankara 1964, s. 36.
4) Enver Ziya Karal, aynı eser, c. V., s. 204.

Yakınçağ Başlarında Osmanlı İmparatorluğu 4Ancak "Doğu Sorunu"nu daha geniş açıdan ele alanlar da vardır. Bunlara göre, "Doğu Sorunu", Türkler'in Avrupa'ya ayak basmaları ile Avrupa, Asya, Afrika'da ve Akdeniz çevresinde imparatorluk kurmalan veya 1453 yılında İstanbul'u fethetmeleriyle başlamıştır. Fakat "Doğu Sorunu"na, Haçlı seferlerini, hatta Müslümanlığın doğuşunu başlangıç olarak kabul edenler daha çoktur5. Ayrıca "İslâm'ın, gerek Avrupa'da gerek Asya'da gerilemeye ve yenilmeye başlamış olması, 'Doğu Sorunu'nu, doğurmuştur"6 diyenler de vardır.
"Doğu Sorunu", bu durumuyla 1683 yılma, yani İkinci Viyana kuşatmasına kadar, Türkler'in Avrupa'da ilerlemesi ile Müslümanların lehine gelişme göstermiştir. Ancak, bu tarihten itibaren ise Avrupalılar ilerlemeye, Türkler de savunmaya ve geri çekilmeye başlamışlardır. 1774 Küçük Kaynarca Andlaşması ve ağırlaşan kapitülasyonlarla buna yeni bir unsur daha katılmıştır. O da, Osmanlı İmparatorluğu'nun iç ve dış işlerine "yabancı müdahalesi" ile, devleti parçalama projelerinin açıkça ortaya çıkması idi.
İşte özellikle bu tarihlerden (18. yüzyılın sonlarından) itibaren "Doğu Sorunu," bütün büyük Avrupa devletleri için kendi çıkarları ve amaçları doğrultusunda çözümlenmesi gereken bir konu haline gelmiştir. Bu hali ile de, Avrupa güçler dengesinin oluşmasında önemli bir unsur olmuş, bu da devletler arasında çekişmelere, pazarlıklara, hatta savaşlara yol açmıştır.
Yani Avrupa devletleri, "Doğu Sorunu"nu kendi isteklerine göre çözümlemek üzere, Osmanlı İmparatorluğu'na karşı izledikleri siyasetle ondan siyasi, ekonomik, ticari ve diğer alanlarda hak ve çıkarlar ile toprak elde etmenin çabasını sürdürmeye çalışırlarken; aynı zamanda her devlet, daha çok pay elde edebilmek veya diğerlerinin kendi aleyhine gelişmesini önlemek mücadelesini yapmıştır. Bu nedenle, günün gelişmelerine ve durumuna göre Avrupalı devletler arasında gruplaşmalar olmuş, zaman zaman da bazıları, diğerlerine karşı Türklerin yanında görünmüşler, hatta onlarla ittifaklar kurarak birlikte savaşa bile girmişlerdir.
Bu şekilde Osmanlı İmparatorluğu'nun varlığını ortadan kaldırmayı hedefleyen "Doğu Sorunu", Avrupalı devletlerin tek, ikili veya toplu olarak Osmanlı İmparatorluğu ile çok yönlü mücadelesi olduğu gibi, yine bu sorundan doğan kendi aralarındaki rekabet ve çatışmaların, yani döneminin devletlerarası ilişkileri ve gelişmelerinin en önemli iki yönlü kaynağı olmuş; bu durumuyla da, Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılmasına kadar sürmüştür.
5) Bkz. Enver Ziya Karal, aynı eser, c.V., s. 204; İsmail Soysal, aynı eser, s. 36-37.
6) Edouard Driault, (Çev. Mehmet Nafiz), Şark Mes'elesi, İstanbul 1328, s. 17-19.
F-
CQb. 1.8. Yüzyıl'ın Sonlarına Kadar Osmanlı İmparatorluğu ve Büyük Devletler:
18. yüzyılın sonlarına, yani Yakınçağ'ın başlarına gelindiği sıralarda, Osmanlı imparatorluğu'nun dış siyasetinin oluşmasında, gelişmesinde ve yönlenmesinde Avrupa büyük devletlerinin etkisi çoğalmıştı. Bu nedenle Osmanlı Devleti ile Avrupa devletleri arasındaki» ilişkiler, İmparatorluğun varlığı ve geleceği yönünden daha büyük önem kazanmıştı. Yukarıda belirtilen "Doğu Sorunu" çerçevesinde meydana gelen bu ilişkilerde ise, önemli rol oynayan ve ağırlığı gittikçe artan başlıca büyük devletler Fransa, İngiltere, Avusturya ve Rusya idi.
Bu bakımdan, Osmanlı İmparatorluğu ile bu devletler arasındaki ilişkilerin başlangıcını ve 18. yüzyılın sonlarına kadar olan başlıca gelişmeleri, ana hatlarıyla belirtmek, bundan sonra incelenecek konulara katkıları yönünden yararlı olacaktır.
— Osmanlı - Fransız İlişkileri:
Fransa, Osmanlı İmparatorluğu'nun Avrupa'da ticari ve diplomatik ilişkileri en eskiye dayanan devlet idi. Nitekim iki devlet arasındaki ilişkiler, Fransa Kralı, I. Fransuva (François)'nın Kutsal Roma-German İmparatoru Şarlken'e 1525 yılında yapılan savaşta yenilip esir düşmesi üzerine, aynı yıl Fransızların Osmanlı İmparatorluğu'ndan yardım istemek amacıyla İstanbul'a bir elçi göndermeleri ile başlamış, bundan sonra da, dostluk çerçevesi içinde gelişmiştir.
Bunun sonucu olarak, zamanın güçlü bir "dünya devleti" olan Osmanlı İmparatorluğu, siyasi, askeri ve ekonomik nedenlerle zayıf Fransa'ya, iki devlet arasında yapılan bir anlaşma ile bazı özel haklar vermiştir. Tarihte "Kapitülasyon (Osmanlı tarihinde 'Uhûd-i Atîka1 veya 'İmtiyâzât-ı Mahsusa')" adı ile anılan bu anlaşma, 18 Şubatl536'da imzalanmıştır. Aslında bu, iki taraflı bir anlaşmadan çok, Osmanlı Padişahının, Fransa'ya 'ihsanı' olan bir takım ticari ve diğer özel izinleri için, verdiği tek taraflı bir "Hatt-ı Hümâyun" du. Buna göre, özetle:
1) Anlaşma, o andaki iki devletin hükümdarının hayatları boyunca
yürürlükte kalacaktı.
2) iki tarafın uyruğu karşılıklı birbirlerinin ülkelerinde gümrük vergi
sinden başka hiçbir sınırlamaya bağlı olmadan oturabilecekler, ti
caret yapabilecekler ve denizlerinde dolaşabileceklerdi.
3) Türkiye 'deki Fransızlar arasında meydana gelecek hukuk davalarını
konsoloslar görecek, Türklerle Fransızlar arasındaki davalara
tercüman bulundurmak koşuluyla Türk mahkemeleri bakacaktı.

Yakınçağ Başlarında Osmanlı İmparatorluğu 5 \
4) Osmanlı limanlarından ticaret yapmak hakkı sadece Fransızlara ait
olacak, diğer Avrupa devletlerinin gemileri ancak Fransız bayrağı ile
Osmanlı sularında dolaşabilecek ve limanlarına gidip gelebilecekti.
5) Kudüs'teki "Kutsal yerler" Fransız papazlar tarafından korunacaktı.
Görüldüğü gibi Kapitülasyonlar, karşılıklı eşit yararlanma esasına göre ve geçici olarak düzenlenmiştir. Ancak uygulamada bundan sadece Fransızlar yararlanmıştır.
Nitekim Fransızlar, bundan böyle yüzde beş (1673 yılından itibaren yüzde üç) gümrük vergisi ödemeye başlayarak, sağladıkları diğer özel haklarla beraber, Osmanlı İmparatorluğu ile geniş ticaret ilişkilerinde bulunmuşlar, değişik alanlarda çıkarlar sağlamışlardır. Bunlardan da büyük yarar ve kazançlar elde etmişlerdir. Ayrıca Fransa, diğer Avrupa devletlerinin gemilerinin Osmanlı sularında Fransız bayrağı altında ticaret yapmak zorunda kalmalarından, bu devletlere karşı bir süre üstünlük kurmak imkanına kavuşmuştur. Diğer yandan da İstanbul'da daimi elçilik kurmak fırsatını elde etmiştir.
Böylece Kapitülasyonlar, verildiği anlardan itibaren Fransa'nın lehine, yani tek taraflı işlemeye başlamıştır. Bu nedenle Fransa, iki ülkenin her hükümdarının ölümünden sonra, kapitülasyonların yenilenerek uzatılmasını sağlamıştır. Diğer yandan Fransızlar'ın istek ve baskılarıyla kapitülasyonlar zamanla Osmanlılar'ın aleyhine genişletilerek ağırlaştırılmış ve 1740 yılında da sürekli hale getirilmiştir.
Aslında, 1454 ve 1479 yıllarında Venedik devletine de kapitülasyonlar verilmişti. Fakat zamanla bu devlet zayıfladığından bunların değeri kalmamıştı. Ancak Fransa'ya verilen bu kapitülasyonlar, sonraları, diğer Avrupa devletlerinin, askeri ve siyasi gelişmelerin sonucunda, Osmanlı İmparator-luğu'ndan elde ettikleri ayrıcalık haklarına başlangıç ve örnek olmuştur; özellikle Osmanlı Imparatorluğu'nun zayıflaması üzerine Türkler aleyhine işleyen en önemli ekonomik, hukuki, aynı zamanda siyasi ve diğer alanlarda devleti bağlayan ve çökmesinde büyük rol oynayan faktör halini almıştır. Bu durumuyla Osmanlı Devleti'nin dış siyasetini, aynı zamanda iç siyasetini de büyük ölçüde yönlendirmiştir. Bu nedenle kapitülasyonlar, Osmanlı tarihinde gittikçe büyük öneme sahip bir konu ve sorun olmuştur.
Bu suretle Osmanlı-Fransız ilişkileri 16. yüzyılın birinci yarısında başlamış ve 1536'da kapitülasyonların verilmesiyle çok yönlü hale gelmiştir. Bu ilişkiler de Fransa'yı Osmanlı sınırları içerisinde çeşitli alanlarda pek çok çıkarları bulunan bir devlet haline getirmiştir. Fransa, bu durumda 18. yüzyılın sonlarına gelindiğinde, yüzyıllar boyunca kendi lehine gelişmiş bulunan bu çıkarların korunmasına ve geliştirilmesine çalışıyordu.Nitekim 18. yüzyılın sonlarına doğru Fransızlar'ın Osmanlı İmparatorluğu sınırlan içinde seksen civarında ticari kuruluşu vardı. Fransız uyruklular ise, Osmanlı topraklarında, elde ettikleri haklar sayesinde bir bakıma ayrı ve özerk bir toplum gibi yaşıyordu. Fransa'nın İstanbul'daki büyükelçiliğinin yanı sıra, İzmir, Selanik, Girit, Kıbrıs, Rodos, Bağdat, Halep, Şam, İskenderiye gibi önemli liman ve şehirlerde konsoloslukları bulunuyordu. Bütün bunlar Fransızlara Osmanlı İmparatorluğu'nun geniş sınırları içinde rahatça hareket ve kazanç sağlama olanakları veriyordu. Osmanlı Hükümeti de bunları koruyordu.
Fransa, Türkiye'den tütün, pamuk, yün, ipek, zeytinyağı ile bazı hububat ve sanayi hammaddesi alıyordu. Bunlardan bazılarını ülkesinde işledikten sonra yüksek fiyatlarla yeniden Türkiye'ye satıyordu. Ayrıca, Türkiye'ye şeker, sabun, baharat, kâğıt, çivit, ilaç ve bazı lüks eşya ihraç ediyordu. Bu haliyle de Türk-Fransız ticaret hacmi büyük boyutlara ulaşıyordu. Nitekim 1783 yılında Fransa'nın genel ihracatı içinde, Türkiye 3.884. 576 sterlin ile birinci sırayı alıyordu. Buna karşılık Türkiye de Avrupa ile olan ticaretinin yüzde 55'ini (yılda 20 milyon kuruş) Fransa ile yapıyordu7.
Görüldüğü gibi Fransa için Osmanlı Devleti, yani 'Doğu', ticaret ve buna bağlı olarak diğer alanlardaki çıkarları dolayısıyla önemli idi. Bu bakımdan Fransa, bu çıkarlarının korunması ve geliştirilmesi amacıyla kendi bünyesinde bazı önlemleri, daha 1669 yılından itibaren devlet adamı Colbert'in girişimiyle almaya başlamıştı. Nitekim Colbert, İstanbul'daki Fransa büyükelçiliği ile diğer Osmanlı şehirlerinde bulunan konsolosluklarda görevlendirilecek resmi tercümanları yetiştirmek üzere, Paris'te "Ecole des Je-unes de Langues (Gençler İçin Dil Okulu)" adlı bir okul açmıştı. Aradan çok geçmeden de, buna benzer bir okulu İstanbul'da kurdurmuştu. Bu okul, daha sonra Konvansiyon hükümetinin 30 Mart 1795 tarihli bir kararı ile yeniden teşkilatlandırmış ve "Ecole des Langues Orientales (Doğu Dilleri Okulu)" adını almıştır8. Bununla da anlaşılmaktadır ki Fransa, geniş ve kârlı ilişkilerde bulunduğu Osmanlı topraklarında, bu ilişkiyi, yerli halkın dilini bilen, aynı zamanda 'Doğu' uzmanı olan özel yetiştirilmiş görevlilerle yürütmeyi, daha başlardan itibaren esas kabul etmiştir.
İşte Osmanlı-Fransız ilişkileri bu çerçevede, görünüşte dostluk havası içinde yüzyıllar boyu sürmüş ve gelişme göstermiştir.
Bu süre içinde, özellikle 18. yüzyılın sonlarında Fransa, Osmanlı İmparatorluğu'nun toprak bütünlüğünün korunmasından yana bir siyaset izlemiştir. Çünkü, Fransızların Osmanlı topraklarında elde ettiği çıkarlar, ancak bu imparatorluğun varlığıyla devam edebilirdi. 18. yüzyılın başlarından iti-
7) İsmail Soysal, aynı eser, s. 43.
8) İsmail Soysal, aynı eser, s. 42.

Yakınçağ Başlarında Osmanlı İmparatorluğu 5baren ise Osmanlı İmparatorluğu, batı ve kuzeyden iki komşusunun yani Avusturya ve Rusya'nın gittikçe artan baskı ve tehdidi ile zor durumlarla karşılaşmaya başlamıştı. Bu da Fransa'yı tedirgin ediyordu. Onun içindir ki, Fransa olayların akışı içinde zaman zaman Osmanlı İmparatorluğu'nun yanında görünüyordu. Ancak onunla siyasi işbirliği yapmaktan da uzak duruyordu.
Bu arada, 18. yüzyılın ikinci yarısında Fransa için önemli bir konu da, Karadeniz'in Fransız ticaret gemilerine açılmasını sağlama çalışmaları olmuştur.
Aşağıdaki konularda belirtileceği üzere Osmanlı İmparatorluğu, Çanakkale ve İstanbul Boğazları ile Karadeniz'in "kapalılığı ilkesi"ni esas kabul etmişti. Ancak daha sonraları bazı devletlerin ticaret gemilerinin Boğazlar'a girmesine özel anlaşmalarla izin vermişti. Fakat Karadeniz'i bir "Müslüman Gölü" olarak gördüğünden, Fransa ve diğer devletlere verdiği kapitülasyonları bu denize uzatmak istememişti. Bu bakımdan Karadeniz yabancı devletlerin ticeret gemilerine kapalıydı. Bu durum 1774 Küçük Kaynarca Andlaşması'na kadar sürmüştür.
Küçük Kaynarca Andlaşmpst'mn on birinci maddesi ile Osmanlı İmparatorluğu'nun, Ruslar'ın Karadeniz'de ticaret gemisi bulundurmalarını, Akdeniz'e Boğazlar yoluyla gidip gelmelerini ve 1783 yılında da Kırım'a yerleşmelerini kabul etmesi sonucunda, Karadeniz'in yukarıda belirtilen kapalılığı ilkesi fiilen sona ermiştir.
İşte Fransa, bundan da yararlanarak Karadeniz'in Fransız ticaretine açılmasına çalışmış fakat, Osmanlı Hükümeti'ne bu isteğini kabul ettireme-miştir. Buna karşılık 1787 yılında Rusya ile bir ticaret anlaşması yapmayı başarmıştır. Bu anlaşmadan yararlanarak da Fransız ticaret gemileri Rus bayrağı altında Karadeniz'e geçmeye başlamıştır. Bu tarihten biraz sonra, 1789 yılında Fransa'da İhtilal patlak vermiş, arkasından da Fransa, 1798 yılında bir Osmanlı toprağı olan Mısır'ı işgal etmiştir. Bu da, kuruluşundan itibaren dostluk havası içinde bulunan Osmanlı-Fransız ilişkilerinde büyük değişikliklere ve yeni gelişmelere yol açmıştır.
— Osmanlı - İngiliz İlişkileri:
Osmanlı İmparatorluğu ile İngiltere arasında ticari ve siyasi ilişkiler, İngilizler'in öncelikle ticari amaçlı girişimleriyle 16. yüzyılın sonlarında başlamıştır.
Gerçi İngilizler, daha 16. yüzyılın başlarından itibaren ticaret amacıyla Akdeniz'de görünmüşlerdi. Ancak Doğu Akdeniz (Levant) ticaretinde etkili ve sürekli faaliyet gösterebilmeleri bu yüzyılın sonlarında olmuştu. Fakat bu
4 Siyasi Tarihi
ticareti de kapitülasyonlar gereği, Fransız bayrağı altında (gemilerine Fransız bayrağı çekerek) yapmak zorunda kalmışlardı. Bu da bir bakıma İngiliz ticaretine bir Fransız kontrolü getiriyordu. İşte İngilizler, bundan kurtulmak ve kendi bayrakları altında Osmanlı ülkesinde serbestçe ticaret yapabilmek için, 1578 yılında Osmanlı İmparatorluğu'na resmen başvurmuşlar, bu amacı gerçekleştirmek üzere de İstanbul'a bir resmi görevli göndermişlerdi. Böylece de iki devlet arasında ilişkiler başlamıştı.
Bundan sonra Osmanlı İmparatorluğu, Fransızların ve Venediklilerin itirazlarına rağmen, İngiliz tüccarlarına ülkesinde serbestçe ticaret yapmak izni vermiştir. Bu konuda iki devlet arasında Mayıs 1580'de ilk "Sözleşme" yapılmıştır. Buna göre: İngiliz tüccarları, Fransız ve Venediklilere verilmiş olan ayrıcalık haklarına (Kapitülasyonlara) sahip olacaklar, İngiliz ticaret gemileri kendi bayrakları altında Osmanlı sularında dolaşabileceklerdi.
İngiltere, elde ettiği bu ayrıcalıklardan hemen sonra, 4 Mayıs 1583 tarihinde İstanbul'da daimi elçiliğini açmıştır. Böylece, Osmanlı başkentinde daimi yabancı elçi sayısı Fransız ve Venedik'e ait olanlarla üçe çıktığı gibi, Osmanlı-İngiliz resmi diplomatik ilişkileri de kurulmuştur.
İlk Osmanlı-İngiliz Sözleşmesi, İngiltere'nin isteği üzerine 1601 yılında ve daha sonra bazı eklerle genişletilerek, 1675'te son şeklini almıştır. Bu da, Osmanlılar'ın yabancılara verdiği ayrıcalıklar yönünden, İngilizler'i Fran-sızlar'dan daha üstün duruma getirmiştir.
Nitekim, başlangıçta İngilizler de, diğer ayrıcalıklı devletler gibi yüzde beş gümrük resmi verirken, ilk sözleşmenin yapılmasından hemen sonra, bu oran yüzde üçe indirilmiştir. Bunun içindir ki, İngiliz ticereti Türkiye'de kısa zamanda gelişmiştir. Bunun sonucu olarak İstanbul'dan başka Halep, İskenderun ve diğer bazı yerler, İngiliz ticaretinin önemli merkezleri haline getirilmiş, bu arada birçok yerde İngiliz konsoloslukları kurulmuştur.
İngiltere'nin bu şekilde Osmanlı İmparatorluğu üzerinde etkisi gittikçe çoğalırken, İstanbul Hükümeti de, ilk elçisini geçici görevle 1607 yılında İngiltere'ye göndermiş, Londra'da daimi elçiliğini de ancak 1794 yılında açmıştır. Böylece İngiltere'nin İstanbul'da daimi elçilik kurmasına 187 yıl sonra karşılık vermiştir.
Görüldüğü gibi Osmanlı-İngiliz ilişkileri, İngilizler'in Osmanlı İmparator-luğu'nun geniş sınırlan içerisinde büyük ticari olanaklarından yararlanmak üzere yaptıklan başvuru ve çalışmalarla, yani ticari nedenlerle başlamış ve kısa zamanda tek taraflı olarak, İngiltere'nin lehine büyük gelişmeler göstermiştir.
Her ne kadar bu ilişkiler, başlangıçta ticaret esas alınmışsa da, İngiltere' nin Osmanlı sınırları içerisinde elde ettiği çıkarları korumak ve geliştirmek,

Yakınçağ Başlarında Osmanlı İmparatorluğu 5aynı zamanda özellikle 18. yüzyılın ortalarından itibaren Rusya'nın gittikçe güçlenerek İngilizler'in çıkarlarını ve Osmanlı İmparatorluğu'nu tehdit etmeye başlamasıyla ve diğer nedenlerle bu ilişkilerde askeri ve siyasi etkenler de önemli rol oynamaya başlamıştır.
Nitekim İngiltere, 18. yüzyılın sonlarına gelindiğinde, ileri bir sanayi ülkesi haline ulaşmış olduğu gibi, Okyanuslarda ele geçirdiği yerlerle, büyük bir sömürge imparatorluğu kurmuş bulunuyordu. Bu arada Akdeniz ve çevresiyle de yakından ilgilenmişti. 1713 yılında bu denizin o tarihlerde tek giriş çıkış kapısı olan Cebelitarık Boğazı'nı ele geçirmiş, daha sonraki yıllarda Akdeniz'de, dolayısı ile bu denizin kıyılarının yaklaşık dörtte üçüne sahip olan Osmanlı İmparatorluğu üzerinde siyasi, ekonomik ve ticari etkinliğini çoğaltmış, birçok haklara sahip olmuştu. Ayrıca, Osmanlı topraklarından ve denizlerinden 'Doğu'ya, Hindistan'a doğru geçen yollar, İngiltere'yi Osmanlı İmaparatorluğu ve onun geleceği ile daha yakından ilgilenir hale getirmişti.
Çünkü bu sıralarda, yani 18. yüzyılın sonlarında Osmanlı İmparatorluğu özellikle iki büyük komşusu Rusya ve Avusturya'nın gittikçe artan tehdit ve baskısı ile karşı karşıya kalmıştı. Bunların tek başlarına veya birlikte yapacakları geniş çaplı bir harekât, Osmanlı Imaparatorluğu'nu çok zor durumlara sokabilir, toprak bütünlüğünü tehlikeye düşürebilirdi. Bu da İngiltere'nin Osmanlı İmparatorluğu'ndan ve bölgede sağladığı çıkarlardan uzaklaşması demekti.
Bu nedenlerle Osmanlı İmparatorluğu, Rusya ve Avusturya'ya karşı dengeyi sağlayacak dış destek güçler arama yoluna girdiği sıralarda, İngiltere de, 'Doğu' ticareti ve çıkarlarının sürekliliği için Osmanlı İmparatorluğu'nun varlığının sürmesinden yana bir politika izlemeye başlamıştı. İki devletin bu politikaları ise, 18. yüzyılın sonlarında Osmanlı-İngiliz ilişkilerine kendi yönlerinden daha çok önem kazandırmış, bir bakıma bu ilişkilerin güçlenmesine yol açmıştı.
— Osmanlı - Avusturya İlişkileri:
Osmanlı İmparatorluğu'nun sınır komşusu olan Avusturya (Almanya İmparatorluğu), aynı zamanda Kutsal Roma-German İmparatorluğu'nun "taht ülkesi" olarak en eski ilişkide bulunduğu ve en çok çatıştığı büyük devletti.
Osmanlı-Avusturya ilişkileri, başlangıcından 1683 yılındaki İkinci Viyana kuşatmasına kadar, Osmanlı İmparatorluğu'nun batıya doğru ilerlemesiyle lehine gelişmiş, bu tarihten itibaren de Avusturya'nın üstünlüğü ve ilerlemesi ile sürmüştür.
Avusturya, özellikle 18. yüzyılın sonlarından yani 1699 yılında imzalanan Karlofça Andlaşması'ndan itibaren, Osmanlı İmparatorluğu'ndan birçoktoprak ele geçirdiği gibi, Osmanlı topraklarında konsolosluk kurmak, Avusturyalı tüccarların kendi bayrakları altında serbestçe ticaret yapmak, Osmanlı sınırları içerisinde yaşayan Katolikleri ve din adamlarını korumak hak ve ayrıcalıklarına (Kapitülasyonlara) sahip olmuştu.
Görüldüğü gibi Avusturya, diğer büyük devletler gibi, Osmanlı împa-ratorluğu'ndan geniş olanaklar elde etmiş bulunuyordu ve 18. yüzyılın sonlarında bunları daha da çoğaltmanın hesabı içindeydi.
Öte yandan Avusturya, bir Orta Avrupa yani "kara devleti" olup, homojen bir coğrafi ve nüfus yapısına sahip değildi. Politik zorlamaların sonucunda meydana gelmişti. Sınırları içinde Alman nüfusuna yakın Macar'ın yanı sıra, çok sayıda Ruten, Rumen, Çek, Slovak, Hırvat vardı. Yani nüfus yönünden "mozaik"e benzeyen bir yapıya sahipti. Bu devleti coğrafi olarak birleştiren en büyük faktör Tuna nehri idi. Gerek ulaşım, gerekse ekonomik ve politik yönden ülkenin en büyük dayanağı bu nehirdi. Bu nedenle, bu devlete "Tuna Monarşisi" adı da verilmekteydi.
Avusturya, bu coğrafi yapısından dolayı denizlere ulaşmak politikasını esas almıştı. Bu amaçla bir taraftan Adriyatik Denizi'ne ulaşmaya çalışırken, diğer taraftan da kendisi için büyük öneme sahip olan Tuna nehrinin akış yönünü, politik yayılma yönü olarak kabul etmişti. Bir diğer deyimle, 'Doğu' ya doğru yani Osmanlı Avrupası'nda genişlemek politikasını esas almıştı. Bu da, Osmanlı Avrupası'nı iki devlet arasında sürekli rekabet ve çatışma konusu haline getirmişti.
Ancak 18. yüzyılın ortalarından itibaren Osmanlı Avrupası'na göz diken ve bölgede 'güneye' doğru ilerlemeye başlayan bir başka devlet, Rusya vardı. Bu bakımdan Osmanlı Avrupası'nda yayılmayı hedef almış olan Avusturya ile Rusya birbirlerine rakip hale gelmişlerdi. Bundan da Avusturya endişelenmeye başlamıştı.
Nitekim Avusturya, Rusya'nın güneye inmesini kendisi için tehlikeli olarak görmüş ve bunu önlemeye çalışmıştır. Fakat, daha sonra, Ruslar'ı durdurarak Osmanlı İmparatorluğu'nu kurtaramayacağı düşüncesine kapılınca, bu defa bunu bir oldu bitti kabul edip onun mirasından pay elde etmeyi esas almıştır. Bu nedenlerle de Rusya ile bazen rakip ve düşman, bazen de ortak olup Osmanlı İmparatorluğu'na karşı birlikte hareket etmiştir.
İşte 18. yüzyılın, yani Yeniçağın sonlarına gelindiğinde de, Osmanlı-Avusturya ilişkileri, bu genel çerçeve içerisinde ve yine savaş halinde bulu-, nuyordu.

çok süper olmuş

çok süper olmuş emeğinize sağlık

Yeni yorum gönder

  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <b> <center> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.
  • Use <!--pagebreak--> to create page breaks.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
Güvenlik kodunu yazıp yorumunuzu gönderin.
Not: Yorumlarınız yönetici onayından sonra eklenecektir.
Image CAPTCHA
Copy the characters (respecting upper/lower case) from the image.

Gözde içerik