Federal Alman Başbakanı Willy Brand ile Sovyet Başbakanı Aleksey Kosigin arasında imzalanan bu antlaşma ile, Batı Almanya, Müttefiklerin, yani Amerika, İngiltere ve Fransa’nın Berlin üzerindeki hakları saklı kalmak üzere, Avrupa’daki sınırların “dokunulmazlığı”nı kabul ediyordu. Bu hüküm iki bakımdan ehemmiyetli idi. Birincisi, Batı Almanya, Almanya’nın bölünmüşlüğünü kabul ediyordu. İkincisi de, dolaylı mana olarak, “dokunulmazlığı” kabul edilen sınırlar, ancak barışçı yollarla değiştirilebilirdi. Bu anlaşmanın arkasından, 7 Aralık 1970’de, Federal Almanya ile Polonya arasında Varşova Antlaşması imzalandı. Bu antlaşma ile de Federal Almanya, Doğu Almanya ile Polonya arasındaki sınırı Oder-Neisse nehirlerinin teşkil ettiği sınır olarak kabul ediyordu. Bu sınır ise, bir kısım Alman toprağını Polonyaya vermekteydi. Batı Almanya da bunu kabul ediyordu. Fakat enteresan bir nokta, Doğu Almanya ile Polonya arasındaki sınırın Batı Almanya tarafından bir antlaşma ile kabul edilmesi demek, Batı Almanya ile Doğu Almanya arasında organik ve hukuki bir bağ kurmak demekti. Diğer taraftan, gerek Moskova, gerek Varşova Antlaşması ile taraflar kuvvete başvurmamayı (Gewaltverzicht) taahhüt ediyorlardı. Onun içindir ki, Batı Almanya sınırların statüsünü barışcı yolla değiştirebilecekti diyoruz. Son bir nokta da, bu antlaşmaların yürürlüğe girmesinin, Amerika, İngiltere ve Fransa’nın isteği üzerine, Berlin konusunda yapılacak dörtlü bir anlaşmaya bağlı tutulması idi. Moskova ve Varşova antlaşmalarının öngördüğü dörtlü Berlin antlaşması, 3 Eylül 1971 de hazırlanıp parafe edilmekle beraber, bunun Amerika, Sovyet Rusya, İngiltere ve Fransa dışişleri bakanları tarafından resmen imzası 3 Haziran 1972 de yapıldı. Bu anlaşmanın imzası üzerine de, Moskova ve Varşova antlaşmaları yürürlüğe girmiştir. Berlin anlaşması ile, Berlin şehri tekrar dört devletin sorumluluğu altına konuyordu. Yani, artık 1958 Berlin buhranında olduğu gibi Sovyetler, Berlin üzerindeki haklarını Doğu Alman hükümetine devretmekten söz etmiyorlardı. Yine bu anlaşmaya göre, Batı Berlin üç Batılı devletin sorumluluğu altında olacak ve ayrıca, Batı Almanya Batı Berlin’in temsilcisi oluyordu. Hukuki ifadesi ile, Batı Almanya’nın imza ettiği milletlerarası anlaşmalar Batı Berlin’de de yürürlükte olacaktı. Berlin anlaşmasının, SALT-İ anlaşmasından bir hafta sonra imzalanmış olduğunu da burada hatırlatalım. 1969 Eylülündeki Batı Almanya seçimlerinin ve Ostpolitik’in başlattığı gelişmeler bu kadarla da kalmadı. Daha doğrusu, Doğu-Batı münasebetleri yeni gelişmeler de kaydetti. Daha önce de sözünü ettiğimiz üzere, 28 Kasım 1969 da, nükleer silahların yayılmasını önleyen antlaşma (Non- Proliferation Treaty-NPT) imzalandı. Bu antlaşmanın imzasından on gün kadar önce de, 17 Kasım 1978’da, Birleşik Amerika ile Sovyet Rusya arasında, Helsinki’de, SALT-İ dediğimiz, stratejik silahların sınırlandırılması görüşmeleri başladı. Kısacası, 1970’lere girerken, Varşova Paktı ile NATO arasındaki münasebetler tam manasiyle yumuşamaya başlamıştı. İşte bu atmosfer içindedir ki, Avrupa Güvenlik Konferansı hazırlık görüşmeleri 22 Kasım 1972’de başlarken, karşılıklı ve dengeli kuvvet indirimi (M.B. F.R.) görüşmeleri de 31 Ocak 1973’de Viyana’da başladı. MBFR görüşmeleri Viyana’da on yıldır devam etmektedir ve bugüne kadar da Hiçbir netice elde edilip bir anlaşmaya varılamamıştır. Lakin Helsinki’deki Avrupa Güvenlik görüşmeleri, 22 aylık bir çalışmadan sonra, 1 Ağustos 1975’de Helsinki Nihai Senedi adını alan bir anlaşmanın imzası ile neticelenmiştir. Bu belgeyi, Amerika, Kanada ve İzlanda ile 32 Avrupa devleti ki, toplam 35 devlet imzalamıştır. Helsinki müzakerelerinde meseleler dört ana konuya ayrılarak ele alınmış ve her ana konuya “Sepet” (Basket) adı verilmiştir. Bu sebeple, Helsinki Nihai Senedi de dört Sepet’e ait dört ana anlaşmadan meydana gelmektedir. Birinci Sepet’e ait anlaşma, “Avrupa Güvenliğine Ait Meseleler” başlığını taşımakta olup, en mühim belgelerden biridir. İki kısım olan bu belgenin, birinci kısmı, 35 Avrupa ülkesi arasındaki münasebetlere rehberlik edecek ve hakim olması gereken 10 temel ilkeyi ihtiva ediyordu. Bu 10 temel ilke şunlardı: 1) Egemen eşitlik ve egemenliğin gerektirdiği haklara saygı. 2) Tehditten ve kuvvet kullanılmasından kaçınmak. 3) Sınırların bozulmazlığı. 4) Devletlerin toprak bütünlüğü. 5) Anlaşmazlıkların barışçı yollarla çözümü. 6) İçişlere müdahale etmeme. 7) Düşünce, vicdan, din ve inanç hürriyeti de dahil olmak üzere, insan hakları ile temel hürriyetlerine saygı. 8) Milletlerin eşit hakları ve kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmesi hakkı. 9) Devletler arasında işbirliği. 10) Milletlerarası, Hukuk’un yüklediği taahhütlerin iyi niyetle yerine getirilmesi. Birinci Sepet’in ikinci anlaşması ise, İtimad Tessi Edici Tedbirlerle, Güvenlik ve Silahsızlanmanın Bazı Veçhelerine Dair Belge idi. Burada bilhassa, 25.000’den fazla bir kuvvet söz konusu olduğu takdirde, askeri manevraların ve mühim kuvvet kaydırmalarının bütün taraflara haber verilmesi ve bu manevralara müşahit (gözlemci) davet edilmesi söz konusu idi. İkinci Sepet’e ait anlaşma ise, Ekonomi, Bilim ve Teknoloji ve Çevre Korunması Konularında İşbirliği alanında idi. Yine bu ikinci sepete dahil olarak, bir Akdeniz’de Güvenlik ve İşbirliğine Ait Meseleler konusunda da bir anlaşma imzalanmıştı. Üçüncü Sepet ise, İnsancıl ve Diğer Alanlarda İşbirliği adını taşımakta olup, bu anlaşmada, parçalanmış aileler, farklı milletlere mensup insanların evlenmeleri, turizimin geliştirilmesi, basın, yayın, radyo ve TV gibi enformasyon teatisi, kültürel münasebetler ve mübadeleler, eğitim alanında insan ve bilgi mübadelesi, fikir mübadelesi gibi konular ele alınmaktaydı. Dördüncü Sepette ise, zaman zaman yapılacak toplantılarla, bu anlaşmaların tatbikatının gözden geçirilmesi öngörülmekteydi. Kısaca, Helsinki Deklarasyonu adı da verilen bu anlaşmalar, Avrupa’da güvenlik ve işbirliğini ne derece sağlamıştır, bilinmez. Ama şurası bir gerçektir ki, Avrupa’daki milletlerarası münasebetlere bir yumuşaklık getirmiştir. Avrupa’da gerginlikleri önleyici bir hava yaratmıştır. Bir ikinci nokta da, “sınırların dokunulmazlığı” prensibinin kabulü ile, İİ’inci Dünya Savaşından sonra Sovyet Rusya’nın elde ettiği toprak kazançları ile Doğu Avrupa’da yapmış olduğu sınır düzenlemelerinin diğer devletlerce de tasdik edilmiş olmasıydı. Başka bir deyişle, Avrupa’nın Sovyetler tarafından düzenlenmiş olan toprak statüsü bütün devletlerce kabul edilmiş oluyordu ki, bunun Sovyetler için bir avantaj olduğundan şüphe yoktur. Bir üçüncü nokta, Sovyetlerin elde ettiği bir başka avantajdı. Bu da, Avrupaya detant havasının yerleşmesi ile, Sovyetlerin doğuda Çin karşısında mühim ölçüde rahatlamış olmalarıydı. Sovyetlerin bu avantajlarına karşılık, Batı’nın da, Sovyetlere, bilhassa insan, bilgi ve fikir mübadelelerinde ve insan hak ve hürriyetlerinde, içişlerine karışmama ve toprak bütünlüğüne saygı gibi hususlarda bir takım şartları kabul ettirmiş olduğu söylenebilir. Ne yazık ki, gerçek böyle olmamış ve bütün bu söylediklerimiz Sovyetler için ancak kağıt üstünde kalmıştır. Sovyetler, 1979 Aralık ayından itibaren Afganistan’ı işgal ederlerken, 1980 Ağustosundan itibaren Polonya’da Dayanışma (Solidarnosc) adı ile başlayan hürriyetçi hareketi bastırmak için her türlü gayreti sarfettikleri gibi, Polonya hükümeti de bu hususta Sovyetlerden geri kalmayacaktır. ::::::::::::::::: Xİİİ Asya Gelişmeleri 1 İİ’inci Dünya Savaşından Sonra Asya İİ’inci Dünya Savaşından sonra Asya gelişmelerinin mühim bir kısmına, Uzak Doğu bölgesindeki Doğu-Batı çalışmaları dolayısiyle temas etmiş ve bunları açıklamıştık. Hatırlatmak için söylemek gerekirse, Çin’de komünistlerle milliyetçilerin mücadelesi sonunda 1 Ekim 1945’ten itibaren Çin Halk Cumhuriyeti’nin ortaya çıktığını, 1945 Ağustosundaki Potsdam Konferansında sırf askeri operasyonlar açısından Kore yarımadasının 38’inci paralelden ikiye bölünmesinden sonra, soğuk savaş döneminde bu bölünmenin birleştirilmesinin mümkün olmaması neticesi Kuzey Kore ve Güney Kore diye iki devletin ortaya çıktığını, Amerika’nın işgaline girmiş olan yenilmiş Japonya’nın 1951 Eylülünde imzalanan barış antlaşması ile işgalden kurtulduğunu, Hindiçini yarımadasında, 1954 Temmuzundaki Cenevre anlaşmaları ile Laos ve Kamboçya’nın bağımsızlıklarını aldıklarını ve ayrıca Vietnam’ın ikiye