Sunuş: Yaşamda önemi olan pek çok bilgi gibi zamanın iyi kullanılmasını bilmek okulda öğrenilmez.
Nasıl ki sevmek, kendini tanıyarak değişebilmek, bilinçli beslenmek, çocuklarını iyi yetiştirmek, parayı iyi kullanabilmek, yabancı dilleri konuşmak (amaç edinmek değil) ve ölmeyi bilmek de okulda öğrenilmez.
Genel olarak hepimiz kendi kendimizi eğitiriz. Toplum ise vaftiz törenimize katılmış olmaktan doğan haklarını kullanarak sürekli olarak bize saatimizi hatırlatan amca ve teyzelerimize benzer. Toplumun verdiği öğüt: «Saatinin kolunda olduğunu unutma, yemeğe geç kalmamış olursun,» şeklinde özetlenebilir. Eriştirmeyle durum daha aydınlanır.
Topu topuna yirmi dört saatten ibaret olan küçük sepetimiz daha sonra: tüneller, toplantılar, arkadaş buluşmaları, iş görüşmeleri, telefonlar, yemekler, kitaplar, sporlar, alış-verişler, kaçamaklar, gazeteler, biberon vermeler, not almalar, koşuşmalar ya da Noel geldi daha kimseye hediye alamadım gibi hatırlamalarla ilgili küçük zaman parçacıklarıyla dolup taşar.
Kimimiz bozguna uğrarız (ama saatin tik tak'ları kesilmez) kimimiz kendimizi düzenleriz. Asıl çoğunluk bu ikisi arasında bocalar durur. Kimliğimizden hiç iz bırakmadan dalıp çıktığımız bu çamur deryasının gizli bazı yanlarını açıklamaya çalışacağım.
Eğer bu kitapta felsefe, organizasyon ilkeleri ya da ruhbilimle ilgili bilgiler yer almışsa bu tamamen bir rastlantıdır, çünkü ben bunların hiç birinin öğreticisi değilim.
Okuyucuyla aramda sağlam bir dayanışma kurabilmek için ona zamanını boş yere harcatmamak için kitabı kısa yazmaya çalıştım.
Günümüzde çoğumuzun zamanı hastalanmıştır ve onun nasıl tedavi edileceği de bilinemiyor.
Gelişmiş ülkelerde yapılan kamuoyu araştırmaları insanların özgürlük, para, yeşillik bulamamalarından daha çok zaman yokluğundan şikâyetçi olduklarını göstermektedir.
Yüzyılımızın hastalığı bu mu? Eğer öyleyse, yayınlanmış birkaç yazı dışında neden bu konuda daha ciddi çalışmalar yapılmıyor.
Yaşam paradan da daha çok zaman demektir, hem yetkinliğimizin, hem de sükûnetimizin yavaş yavaş yok olmasına neden olan böyle bir hastalığı çekmek zorunda mıyız?
Çağın adamı olan sen okuyucum, çok güçlüsün ve yorulmazsın. Yüz elli yıldan beri sağlık sorunlarına, araç gerece, sürate, iletişime, uzaya ve kendi organizmana egemen olmayı bildin. Gelecekte de kazanacağın zaferinin de zaman üstüne olacağı açıkça görülüyor.
Bilimler ve teknik sana hiç yardımcı olamayacaklarından ve yalnız başına çıplak ellerinle çalışmak zorunda kalacağından, bu konudaki başarını kolay kazanamayacaksın. Ama yaptığın gayretler boşa gitmeyecektir, bundan sonra kazanacağın zafer, daha yüce bir erdem bilgelik olacaktır.
Çağdaş Zaman
Çağdaş zamanla ilk kez 1977 ilkbaharında Singapur'da karşılaştım. İnci ve elektronik araç gereci satan altı katlı bir mağazadan aldığım Japon malı en son model dijital bir saat, sanki tek tek tespih çeker gibi benim her saniyemi saymaya başladı. Hiç acımasız bir sayıştı bu.
O güne kadar kolumda taşıdığım saatler bana daha az korku veren türdendi. Eski saatimin kadranıyla akrep ve yelkovanı geçmiş yüzyılda kullanılan saatlerin aynısıydı.
Bunlarda zaman, uzun yularla bağlı atın eğiticisinin çevresinde döndüğü gibi turlar atıyordu. Bu yeni aldığım saatte süreler sanki galaksi ve gezegenle birlikte kendi üstüne katlanıyor. Bir daha hiç değişmeyecek biçimde.
Üzerinde rakamlar bulunan ilk saatler, ışıklandırılmış olsalar da olmasalar da, beni fazla ürkütmezler. Tıpkı bir havaalanında bulunan büyük saatlerde olduğu gibi, onlarda da saat ve dakikalar sabit bir planın üstündedir. Sadece son dört rakamın değişmesi insanı biraz şaşırtır. Yuvarlak bir kadran üstünde zaman sanki daha yavaş yavaş değişir.
Kuvarsın Ucundaki Ölüm
Kuvarslı saatlerde görülmedik bir kesinlik var ama onlarda bir saate göre yarım dakikayı saptamaya imkân yok. Gelgelelim Japon elektronikçiler hemen buna da bir çare buluvermişler. Bir Çinli saatçiden satın aldığım, dış görünüşü hiç de güzel olmayan bir metal parçasının üstünde ikisi saati, ikisi dakikayı, ikisi de saniyeyi gösterecek şekilde altı rakam bulunuyor. Yeni saatimde saniyelerin gözlerimin önünden öyle bir kaçışları var ki...
Kolunda böyle bir saat taşıyan Jean-Louis Bory'nin intihar etmeden önce bir arkadaşına, «Bu saati görüyor musun, işte bu benim ölümüm,» dediğini sonradan öğrendim. Son saatimi aldığım saatçiden Mandarin Oteline geri döndüğümde, ben de aynı duyguların etkisine kapıldım. Zaman kolumda artık turlar atmıyor, yok olup gidiyor. Her saniye kendisinden bir öncekini boşluğa iterken, ben de onunla birlikte gidiyorum. Daire biçiminde dönen zamanın hayali artık sona ermişti. Onun yerine düz bir hat üstünde ilerleyen zamanın koluma sımsıkı sarıldığını hissediyordum.
Batılılar bir sorunla karşılaştıklarında, onu çözebilmek için kendi kendilerine bazı sorular sormaktan hoşlanmaya başladılar. «Zamanımıza daha iyi egemen olmak» ihtiyacını kuvvetle hissettiğimize göre, Descartes'çı yöntemle programlanmış olmamız bizi bazı anahtar nitelikli fikirlerle oynamaya zorluyor.
Zaman Diye Bir Şey Var mı?
Egemenlik, ustalık kavramı hem görece hem de özneldir. Bu kavram daha sonraki bölümlerde incelenecektir. Zaman kavramı hakkında kesin olarak neler biliyoruz acaba?
«Evet, ben zamanın ne olduğunu tam olarak biliyorum. Zaman, size borcu olan bir dostunuzun sizden bu parayı aldığı günle ödediği gün arasında geçen süredir.»
«Elbette, ancak daha genel bir tanımlama yapılmasını istiyoruz. Zaman nedir?»
«Bir dakika, sizin sorunuza, ben başka bir soruyla yanıt vermek istiyorum. Zamanın varolduğuna siz gerçekten inanıyor musunuz?»
«Pek tabii... Salondaki döşemelerin aşınmalarını görmek yeter. İşte budalaca sorulmuş bir soru daha.»
«Pek öyle sayılmaz. Bu soru, bizim bu konuyu hangi sınırlar içinde ele almamız gerektiği hakkında yardımcı oluyor. Eğer cisimler, her şey hiç değişmiyorsa, her şey hiç hareket etmeden sabit olarak kalıyorsa ve biz de evrenin içindeysek, zaman yoktur diye bir sav ileri süremez miyiz?»
«Belki olabilir, ama konumuzun bunlarla ilgisi yok, doğrusunu istersen benim biraz karnım acıktı...»
«Böyle düşünmeyenler de var. Hindu dininde olanlar, yeniden yaşama döneceklerini ileri sürerler. Sonsuz dönüş günü geldiğinde, her şeyin yeni baştan başlayacağına inanırlar. Bu bakış açısından zaman hayalden başka bir şey değildir.»
«Budistlerin de bu fikirlere yakın inanışları olduğu biliniyor. Onlar çok pratik görüşlere sahip insanlar olduklarından, değil mi ki hayallerin egemen olduğu bir dünyada yaşıyoruz, öyleyse her şeyin tam zamanında yapılması zorunludur, diye bu fikirlere eklemeler yapmışlar.
Zamanın en basit bir tanımlamasının yapılması istense, acaba onu ölçülebilen değişme olarak açıklayabilir miyiz?
Horozun döllediği yumurtanın meydana gelişi dört dakika sürüyor, kömür tabakaları ise binlerce yılda oluşuyor. Bu ikisi arasında da kışa vadede mi yoksa uzun vadede mi oluştuğuna bir türlü karar veremeyen sizle biz varız. «Keynes'e göre uzun vadede hepimiz ölmüş olacağız.»
Zaman kavramının, ölümümüzün bir profili olarak düşünülmesi ne kadar doğru. Atalarımızın zamanın akışıyla ilgili giriştikleri bazı denemelere doğa hiç yardımcı olmamış. Gözlem altında tutabildikleri gerçekler olarak dağların, göllerin vb.nin oluşumunu algılayabildiklerinden gecelerin, gündüzlerin, mevsimlerin ve hayvanların da buna benzer biçimde meydana gelebileceğine inanmışlar.
Atilla'ların yaşadıkları günlerde kullanılan kum ve su saatlerinden binlerce yıl önce zaman ölçmek için kullanılan araç, içimizin en derin yerlerinde hissettiğimiz, eklemlerimizdeki romatizma ağrıları olmalı.
Yaşlandığımızı ağrı yapmadan bize hissettiren ikinci buluş aynadır (durgun sular, iyi temizlenmiş metal düzeyler vb.). Zamanın geçişi kişisel bir deneyim ya da bir dram olarak değerlendirilecektir; ihtiyar olmanın en zor yanı, insanın ruhen genç kalmasıdır. Simone Weil, «Düşünülebilen bütün trajediler sadece zamanın akışından meydana gelir,» diye filozofluk yapıyor.
Ama biz bu biçim değiştirme fikrinden pek hoşlanmayız. Zamanı uzun süre kadranlar üstüne kaydetmemizin nedeni, belki de atalarımızın daire şeklinde zamana olan inançlarını devam ettirmek istememizden ileri gelmiştir.
Böbreklerimizdeki dayanılması güç ağrılar, yorgun kalktığımız sabahlar şöyle aynaya bir bakmamız ve kuvarslı saatlerde saniyelerin hemen ortadan yok oluverişleri, hep bizi zamanın akıp gitmesiyle baş başa bırakan durumlardır; bize bunlar hiç haz vermezler ama düşündürürler.
Güncel olarak kullandığımız sözcükler bizi yanlış pistte yarıştırır. İlerde incelerken göreceğiz, zamanı kazanmanın ya da kaybetmenin hiçbir anlamı yoktur. Harcanmaya hazır durumdaki zamanın tümünü birden kullanmaya hazırlanırız. O hiç değişmez ve acele etmez. Bizim zamana göre elimizde bulunan tek olanak, kendi davranışlarımızı değiştirerek iyi ya da kötü işler yapmaktır. Aslında bu da kötü bir şey değildir.
Bundan, «zamana egemen olmak, kendine egemen olmak demektir» şeklinde gerçek bir kural ortaya çıkar. Mucize bekleyenler, becerikli aletler keşfetmeyi umut edenler, yine bildiklerini okumaya devam etsinler.
Temel Kaynak
Zamana felsefi anlamda kuşkuyla bakılabilir ve ısı değişimlerinin tanığı olarak nitelendirilebilir, ama o hareketlerle dolu pratik hayatta daima bir kaynak rolü oynar. Temel ve çok özel nitelikleri olan bir roldür bu.
Bütün diğer kaynaklar gibi, zaman da kullanılabilir özelliktedir ve ondan yararlanılır. Dünyada demokratik anlamda en yaygın hale gelmiş alışkanlık budur; yetkin olsun yeteneksiz olsun, girişimci ya da avare olsun, deha ya da budala olsun, bütün insanların ona ne kadar bulabilirse o kadar çok ihtiyaçları vardır.
Zamanın tümünü birden kullanmaya alışkın olanlara karşın, elinde yeterince olduğunu bilerek onu azar azar harcamayı bilenler daha ender oluşu, zaman kavramının bir çelişkisidir.
Diğer kaynaklardan farklı olarak zaman alınıp satılmaz, biriktirilmez, başkasından aşırılmaz, depolanmaz, üretilmez, çoğaltılmaz ya da değiştirilmez. Sadece ondan yararlanılır. Hiç kullanılmasa da, yine de tükenmeye devam eder.
Zamanı yenilemek mümkün olmadığından, bütün kaynakların en değerli olanıdır.
Bunlar hep değişik anlamalara elverişli fikirlerdir. Zamanla mekân arasındaki ilişkiden de yararlanarak, zamanın somut ve pratik uygulamalarından kazanılan deneyimlerle bu fikirlere eklemeler yapılmaya çalışılıyor. Zamana göre, mekânla ilgilenmek ve ondan yararlanmak bizim daha çok hoşumuza gidiyor.
Zaman dördüncü bir boyut mudur, değil midir? Onun böyle bir referanslar sistemiyle benzer özellikleri olduğu hissedilmektedir. Bir mesafenin bize bir şeyler anlatabilmesi için, onu kilometre yerine zamanla ifade etmek daha açıklayıcıdır (yürüyerek... günde, uçakla... saatte ya da ışık yılı gibi). Bunun karşıtı olarak, zamanı mesafe ölçekleriyle ifade etsek, ortaya ne gibi bir durum çıkardı acaba?
Eğer Zaman Bir Kat Olsaydı...
Bir an için hepimizin aynı büyüklükte, birbirlerine eşit katlarda yaşadığımızı düşünelim. Aramızdan hiçbiri ne başka bir kat inşa etsin, ne de katının duvarını yıkarak daha genişletsin. Bizleri birbirimizden ayıracak nitelik, o katın düzenleniş biçimi olsun.
Bazılarımızın kendilerine güvenleri yoktur ya da böyle görünmeyi arzu ederler, gereğinden çok möble satın alma ihtiyacı duyarlar; bir gün bir de bakarlar ki, oturdukları yerde adım atacak yer kalmamış.
Bazılarımız da o kadar çok eşya almazlar, ama aldıklarını öyle kötü biçimde yerleştirirler ki, o evde insan hem ne yapacağını şaşırır, hem de sıkıntıdan patlar.
Buna karşılık diğer bir bölümümüz ise duvarlara dolaplar yerleştirerek, mahzeni daha kullanışlı hale getirerek, bir kütüphane satın alarak aynı evi öyle her ihtiyacı karşılayacak biçimde düzenler ki, orada yaşamak insana zevk verir.
Her birimizde mekân kavramı, yaşadığımız hayat biçiminin koşullarına uygun olarak meydana gelen alışkanlıklarımız ve eğilimlerimize göre bir boyut kazanır. Zaman için de aynı kural ileri sürülebilir.
Kişisel ve yalnız kendimize ait zamanın özelliklerini incelemeye geçmeden önce, XX. yüzyılın sonunda Fransa gibi gelişmiş bir ülkede yaşanan zamanın ortak niteliklerini belirtmeye çalışalım.
Çağdaş zamanda tek bir saate düzenle uyulur ama önü engellerle doludur.
Tek bir saat vardır, çünkü dünyadaki bütün saatler saniyenin binde biri oranında eşzamanlı olarak çalışırlar. Sadece kullanılan saatlerin rakamlarında değişiklik vardır. Yeryüzünde olduğu gibi, uzayda uygulanan saatler de bir tek merkeze uyularak ayarlanır.
Birbirlerine uyumlu düzenli aralıklar vardır, çünkü sosyal alışkanlıklarımız, saat rakamlarını gösteren zincirler gibi bizi kendilerine sımsıkı bağlarlar. Çalışma, yemek, toplantı, mağazaların ve işyerlerinin açılmaları, sabah ve akşam televizyondaki haber bültenleri, trenlerin kalkış ve varışları ya da bebeğin sütüyle ilgili saatlere sıkı sıkıya uymak zorunda kalırız.
Kalabalık bu zamanı yaşanması zor bir hale getirmiştir. Bu karmaşık toplumda kendi ayaklarımızın üstünde kalabilmemiz için öncüllerimizden daha üstün performans göstermemiz gerekiyor. Verimliliğimizde oluşan bu olağanüstü artış, bize ayrılmış olan zaman içinde, bizi daha çok etkin olmaya zorluyor.
Çağdaş zamanın bu nitelikleri, daha yeni yeni ortaya çıkan konular. Yapılan istatistiklere göre, bundan yüz elli yıl önce yaşamış olsaydık, en çok bir köylü olarak yaşama şansımız vardı. Galli ya da Mısırlı köylülerin yaşamıyla bizim köylülerin yaşamları tam olarak birbirlerine benziyorlardı. Doğal olarak aralarında, saatin kaç olduğunun bilinmesi bakımından farklılıklar vardı. Pahalı olduklarından, yaygın hale gelmediğinden kimsenin saati yoktu; kilise çanları öğle ve akşam duasının yapılma zamanının geldiğini bildirirlerdi.
Zaman kavramının yaklaşık bir anlamı vardı, her köy, her kent kendine göre bir uygulama yapıyordu. Her kıtada uygulanan birbirlerinden farklı binlerce zaman türü vardı. Kimi vakit, Bretagne'da olduğu gibi, işe politika da karışınca, kilisenin çanları belediye saatinden çok daha değişik zamanlarda çalardı.
Bu evredeki yaşamımız tıpkı bir kedininki gibi doğaldı, güneşe göre ayarlanmış çok sayıda etkinlikle doluydu. Çok can sıkıcı ve kesinliği olmayan kıyaslamalarda sezinlediğimiz doğallığımızı yine de özlemle anımsıyoruz.
İlk Randevunun Stresi
Evin dışında çalışmaya başlayınca ilk stres oluştu. Fabrikaların ve maden ocaklarının faaliyete geçmeleri, köylü çocuklarını işçiler haline getirdi. Patronun emirlerine uyarak her gün belirtilen saatte, işlerinin başında bulunabilmeleri için bu işçiler evlerinden her zaman aynı saatte ayrılmak zorunda kaldılar (yoksa işlerini
kaybediyorlardı).
Fabrikaya giriş çıkışta güneş görülebiliyordu ancak. Günlerin düzenlenişi bu temele bağlanınca doğal zamanın aynasındaki ilk kırılma ortaya çıktı. Giriş çıkış arasında, saatin kaç olduğu kol saati kullanılmadığından bilinmiyordu. Patron, işçilerin çalışma saatlerini saptayan tek güçtü.
Aradan birkaç on yıl geçince, günlük yaşam daha çok parçalara ayrıldı. Çünkü daha çok üretmek gerekiyordu.
Çalışma yerlerinde saatler kronometrelere yenik düştüler. Ücretliler besinlerini ve giysilerini kendileri üretmediklerinden, onları kendilerine satanların belirledikleri saatlere uymak zorunda kaldılar. Çok daha sonraları da, yaşamlarında boş zamanlarını değerlendirmek istediklerinde, yayın ya da programın başlama saati önemli oldu. ' . "
Böylece uygar insan hiç hesaba katmadığı bir anda kendini Liliputlar ülkesindeki Güliver gibi buluvermişti. Çok sayıda görülmedik incelikteki bağlar onu kımıldayamaz duruma sokmuşlardı. Bu ince ipler hiç kopmaz değillerdi ama biraraya geldiklerinde özgürlüğünü yok edebilecek kadar etkili oluyorlardı.
Bütün Dünya İçin Tek Bir Saat
XIX. yüzyılın ikinci yarısına rastlayan bütün süre boyunca demiryollarının, daha sonra da radyonun kullanılmasıyla eşzaman uygulaması bütün dünyaya yayıldı.
Sadece bir adada tek başına yaşayan Robinson'un saat kullanmaya ihtiyacı yoktu. Toplumsal hayat kurulduğu andan başlayarak yemekler, buluşmalar, törenler vb. gibi ortak etkinliklerin düzenlenmesi gerekli oldu. Köylerdeki işler ise tahmini olarak yapılan ayarlamalarla sürdürülüyordu.
Raylar döşenip demiryolları çoğalarak ulaşım önce bölgelere, sonra kentlere, hemen arkasından da uluslararası alana yayılınca, binlerce kilometrelik demiryolları üstündeki istasyonlarda trenin saat kaçta gelip kaçta gideceğinin önceden bilinmesi büyük önem kazandı, tek bir saate uymak ilkesi her yerde geçerli oldu.
Önceleri, birkaç yıl garlardaki saatlerle kiliselerin çanları birbirlerine uyum sağlayamadılar. Bunlardan hangisinin kendisini düzeltmesi gerektiği de artık iyice belli olmuştu.
Daha XX. yüzyıl başlamadan önce, bir yandan Amerika, öte yandan-Avrupa tek tip saat uygulamaya başlamıştı.
Radyonun iletişim alanında gerçekleştirdiği gelişmelerin çabucak her yana yayılması, sadece eşzamanlılığı değil, kesin saatlere uyulmasını da zorunlu hale getirdi. Kuvarslar ise evrensel zamanda, saniyenin milyonda biri oranında kesinliği gerçekleştirdiler. Jacques Attali bu buluşun, yılda 400 milyon adetlik satışla, saatleri dünyanın en çok satılan ürünleri haline getirdiğini ileri sürüyor.
Saatlerle Ölçülmeyen Zaman
Bu açıklamaya Michel Serres şöyle bir öneriyle katılıyor: «Dünyada herkesin bir saati olacak ama hiç kimsenin bunu kullanacak zamanı olmayacak. Bunların ikisini birbirleriyle değiştirmek gerek, saatinizi verin zamanınızı geri alın.»
Ne var ki, bu değiştirmeyi yapabilmek için biraz geç kalındı. Serres gelişmiş toplumlarda, olağanüstü bir lüks karşılığında bu işin yapılabildiğini söylüyor.
Bu lüks konunun denemeleri, dünyanın bütün kıtalarında tatil köyleri şeklinde kurulmuş Kulüp Mediterranee laboratuarlarında yapılıyor. Bu kulüplerin ortak özellikleri şunlar:
1. Dış çevreyle ilişkisi olmayan küçük bir toplumsal yaşam merkezi
2. Her şeyden bolca yararlanabilmek imkânı
3. Sabah yataktan kalkmak dahil, kişinin yapmak zorunlu olduğu hiçbir işinin bulunmaması
Kollarında kuvarslı saatler taşıyanlar yılda iki ya da üç hafta böyle bir tatilden yararlanabilmek için geri kalan bütün zamanlarını kesin saatlere uyarak tam bir kişisel üretici hayatı yaşamak zorunda kalırlar.
Doğru saate başvurma sanki bir kitle sporu haline geldi. Paris'in konuşan saati her gün 400.000 kişiye yanıt veriyor.
Zaman kavramında meydana gelen yeni bir çelişki de, yaşam düzeyimizin köylü atalarımızın yaşadığı dönemle kıyaslanmayacak ölçüde daha yüksek ve daha karmaşık olması. Köylü atalarımızın işçi çocuklarına oranla, çalışma saatlerimiz yarı yarıya azaldı ve hafta tatillerimiz bir günden ikiye çıktı. Ama zaman bulamamak açısından biz onlardan çok daha fazla şikâyetçiyiz.
Bu konuya değinmekle, sorunun temelini de ortaya koymuş olduk. XIX. yüzyılın Marx ve Fourrier gibi hayalperest yazarları gelecekle ilgili yaptıkları eskizlerde bazı noktaları gözden kaçırmışlar. Gelişme ve ilerlemeden doğan verimin büyük bolluluk ve bereket sağlayacağını, bunun da fabrikalarda çalışan işçilerle, Villerme'nin raporunda sözünü ettiği küçük çocukları özgürlüğe kavuşturacağını öne sürmüşler.
Böyle bolluk ve bereketlilik dolu bir dönem geldi ama bunu sadece sanayileşmiş ülkeler yaşıyor. Bu ülkelerde yoksulluk büyük ölçüde önlenmekle kalmadı, çalışma saatleri de görülmedik boyutlara indi. (Fransa'da halen uygulanmakta olan yıllık 5 hafta izinli ve haftalık 39 saatlik çalışma, 1883 yılının yıllık 8.730 saatiyle kıyaslandığında, 1 saate karşılık 5 saatlik bir oran bulunuyor.)
Çalışma saatlerinin azalmasıyla birlikte otomobil, bilgisayarlar, telefon, bazı besin türleri zamanı tasarruf ettiren araçlar olarak pazarları işgal ettiler. Alınan bu sonuç aşağı yukarı gözlemcilerin ileri sürdüklerinin tam karşıtıydı. Elimizde aradığımızdan daha çok zaman bulunsa da, onun bize yetmeyeceğini düşünüyoruz hep.
Bu durum, günümüzde çözülmesi gereken en önemli sorun haline gelmiştir. 1981 yılında La Cofremca tarafından, faal olarak .çalışan Fransızlar arasında «yokluğunun en çok acısı çekilen» ihtiyacın ne olduğu konusunda yapılan bir kamuoyu araştırmasının sonuçlarına göre, yüzde 43 oranla zaman birinci sırada yer alıyor, onun ardından yüzde 27'lik bir oranla para geliyor.
«Bu bir toplum hatasıdır» bahanesinin arkasına gizlenmenin artık modası geçti. .Bu tuzaktan kurtulmaya çaba göstermemiz gerekiyor. Zamana egemen olmak yalnız bizim işimizdir ve onun sorumluluğunu da yalnız biz taşıyoruz. Sağduyumuzu kullanarak onu incelemek, onun ne olduğunu anlamak istiyorsak çağdaş zamanın yapısında bize en çok üzüntü verenin ne olduğunu bulmamız gerekiyor.
Ama yine de yaşadığımız çağın, hiç yerinden oynamayan bu eski zaman anlayışı üstünde bazı zaferler kazandığını gözden uzak tutmamalıyız. Bu başarılar bizim tarafsız kalmamızı sağlayarak zamanı daha akıllıca kullanmamıza.yardımcı olmuştur. Bu, hepimizde aşağı yukarı aynı ağırlıkta bulunan sağduyu denen şeyle kurnazca düzenlemeler yaparak pratik ayrıntılar elde etmemize bağlı...
bana bak yaww bi insanda
bana bak yaww bi insanda uzuncana zaman ne işe yarar yazsa şaşarım allah _???????????
çok kötü cinselllik felan
çok kötü cinselllik felan dio
kısa ve öz olsa daha ii
kısa ve öz olsa daha ii olurdu insan 2 cümleye birsürü şey sığdırabilir...:D
GGGGGGGGGG
KÖTÜÜÜÜÜÜ
yazı
yazı içeirği güzeldi birkaç eksik dışında bir kusuru yoktu fakat yazı fazla uzundu insan okurken sıkılabiliyor
ESKİDEN SAAT TÜRLERİ NASIL ÇALIŞIRDI
BEYA UZUN
Yeni yorum gönder